Kırık

Gürültülü bir yağmur var. Hava soğuk değil. Başını yukarıya kaldırıyor, gürültünün geldiği gökyüzüne bakıyor. Arada çatı var. Gürültünün nedeni bu. Uyduruk bir çatı, çatı bile değil tam anlamıyla. Bu çatıyı yaptığı malzemeyi yolun kenarında atılmış olarak bulduğu günü anlatıyor. O gün de yağmur yağıyormuş. Bugüne kadar yaşadığı uzun hayattan pişman değil, ancak daha iyisi de olabilirmiş, onun da farkında ve buna has bir çaresizlik ile boyun eğmek arası bir yerden anlatıyor hep hayatını.

En çok ilk dükkânından söz ediyor. Oradan buraya gelmek, gelmek zorunda kalmak, onu biraz kırmış belli ki. Belli ki orada kendini iyi hissediyormuş. Oradayken gençmiş ve önünde parlak bulduğu bir gelecek varmış. Bir çaresini bulup iyi bir yerden başlamış iş hayatına. Ya da belki de şimdi kentte olmadığı, yakın taşrada olduğu için bundan biraz rahatsız, benim kentli olduğum her hâlimden belli oluyor çünkü. Belki benim kaçmaya çalıştığım kenti, onun dönmeye çalıştığı aynı kenti bir ortak noktamız hâline getirmeye çalışıyor. Benim oradan kaçma niyetim olduğunu bilmiyor, onun için kaçılacak bir yer değil orası.

Önünden geçen yolu anlatıyor, eskiden ne kadar dar, bir gidiş, bir dönüş bir yol olduğunu, ilk başlarda neredeyse kimsenin geçmediği bir yol olduğunu, halbuki kentteki dükkânının ne kadar işlek bir yol üzerinde olduğunu anlatıyor. İnsanların aşk hayatının çok değiştiğine getiriyor lafı. Eskiden çok daha fazla çiçek sattığını anlatıyor. İnsanların eskisi kadar kırılmadığını söylüyor, bu dikkatimi tekrar ona vermemi sağlıyor, gördüğüm bir ayrıntıya takıldığım ve nasıl olsa yine ilk dükkânını anlatıyordur diye düşündüğüm için koptuğum yerden geri dönüyorum. Gözlerimi takıldıkları yerden biraz sonra tekrar izin vermek üzere onun gözlerine çeviriyorum, sağ gözüm hâlâ takıldığım yere kaçmaya çalışıyor, fark ediyorum bunu, rağmen neden böyle düşündüğünü soruyorum, çok da ilginç bir yanıt beklemiyorum ancak.

“İnsanlar” diye başlıyor lafına, “eskiden birini kırdıkları zaman gönül almak isterlerdi, gelir benden çiçek alırlardı. İnanmayacaksınız ama” diyor, “geldiklerinde hangi çiçeği alacaklarını bilemedikleri için bana dertlerini anlatırlardı, çiçeklerin hep bir mesajı olduğunu düşünür insanlar. Aslında mesajı olan çiçek değil, çiçekçidir. Hep çiçekçiler denkler dertlerle çiçekleri, çiçekler bunu pek bilmezler, pek de umursamazlar zaten. Şimdi bu kırgınlıklar yok artık, onun için çiçek satılmıyor. İnsanlar artık kırılmıyor, alıştı herkes, o kadar sık oluyor ki artık.” İlginç geliyor bu düşüncesi bana. “Herkes kırılır” diyorum. “Belki de” diyor, “herkes o kadar çok kırılıyor ki artık, bu yüzden bunu tamir etmek mümkün olmuyor, herkes de bunu bildiği için durumu düzeltmeye kalkışmıyor.”

Bana bir çiçek adı söylüyor, onları göstermek istiyor. Onlar başka bir odadalar. Sorduğumda, çok nazlı olduklarını, hemen üşüyüp küstüklerini söylüyor. Ön taraf, az önceki gürültülü yer, oradan daha sıcak ve sobası olan bir yere geçiyoruz. Nazlı oldukları belli çiçeklerin ve sobanın yakınına bir yere oturuyoruz. Çiçeklerini okşuyor. “Bu” diyor, “bir hafta önce üşümüş, ön taraftaydı, küstü bana, yeni aldım bu tarafa, barışmaya çalışıyorum.” Yaşı ilerlediği için böyle hataların olabildiğinden söz ediyor, “Gözümden kaçmış, yoksa gece hava aniden soğuduğunda yataktan bile kalkar gelirim, hiç üşenmem” diyor. Defalarca böyle gece yarısı kalkıp gelip, bu nazlı olanların gönlünü hoş tutmuş. Evi çok uzak değil neyse ki. Küçücük bir pencereden işaret ettiği tepede evi. Tepede zaten birkaç ev var, hangisinin onun evi olduğunu hayal etmeye çalışıyorum. Evin içini, karısını hayal etmeye çalışıyorum, aslında merak ediyorum, onunla ilgili her ayrıntıyı bilmek istiyorum. Bir bitkiyi saksısından tutup silkeliyor, yere üç yaprak düşüyor. “Bakma, bu da bana kırgın” diyor. Nedenini sormama izin vermeden hızlı hızlı konuşuyor, çiçek arada söze karışacakmış da onu yalanlayacakmış gibi bir acelesi var. “Bu çok kıskançtır” diyor. Çiçeğe dönüp bakıyorum, bana onu yalanlayan bir cevap verecekmiş gibi. Sakin bir çiçeğe benziyor, öyle lafın arasına girecekmiş gibi bir hâli yok. Boynu bükük değil, kırgın mı ben anlayamıyorum, her bitki böyle silkelense üç dört yaprak dökermiş gibi geliyor bana. Ama belli ki aralarında bir şey geçmiş. Sık sık anlattığı ilk dükkânı aslında onun gençliği; yaşlanmak çok iyi gelmemiş ona. Belki yaptığı iş genç olmayı da gerektiriyordur. Koşup onları kucaklaması, bir yerden başka bir yere götürmesi gerekiyor ne de olsa. Biraz eski gücünü kaybetmiş olmaktan da kaynaklanıyor olabilir bu hafif kırıştırmalı suçluluk.

İlk arabasını anlatıyor, onunla nasıl çiçekleri evlere bıraktığını. Bir kere kar yağışına denk gelmiş, “Sipariş verenin evlilik yıldönümüydü” diyor. İlk arabası, ilk göz ağrısı, evli değilmiş o zaman daha, yolda kalmış. Arabadaki çiçeği kucaklamış, fısıltıyla söylüyor kapının yanındaki çiçeği gözüyle işaret ederek, “Bundan daha boyluydu” diyor. Göz ucuyla kapının yanındaki çiçeği tekrar süzüyor, onun bu görece kısa boyundan alınmasını hiç istemiyor, biliyor çünkü o da boy atacak yakında. “İlk önce naylona sardım” diyor; “Sonra kucakladım yürüyerek götürdüm”. Kentten bildiğim yolları tarif ediyor, karlı gördüğüm yolları. Apartmana girmiş, “İçerisi sıcaktı neyse ki” diyor. “Naylonunu soydum, biraz silkeledim kendisine gelsin diye, biraz bekledim, gelin gibiydi.” Sonra üçüncü kata taşımış, kapı açılmış, “Onu yerleştirdim” diyor. “Vedalaşamadık bile. Kadın mutlu olmadı” diyor. Adam kadını kırdığını biliyordu, ancak kadının bundan haberi yoktu, o yüzden çok önemsemedi. Üzülmüştü gelin gibi çiçeğini oraya bırakmaya, onu kimsenin onun kadar önemsemeyeceğini düşünmüş olmalı. Arabasına yürüyerek dönmüş tabii, uzun sürmüş, o üşümesin diye giderken hızlı gitmiş, dönerken yol bitmemiş bir türlü. “Onlar yaşıyor” diyor, “senin benim gibi canlı onlar.”

Oradan çıkmam gerekiyor. İstemiyorum, ancak çıkmam gerekiyor yola. Anlattıklarını anlıyorum, kırıkları tamir etmek zor, biliyorum. Kırıldıkça fırtına içeri giriyor, insan üşüyor. Bir kere tamir ediyorsun, yine vurup kırıyorlar, hiç acımıyorlar. Geceleri oralardan esiyor, üşütüyorsun. Hiç tam ısındın mı, bir gün geliyor onu da bilemiyorsun artık, hep üşüyorsun. Hiç de böyle olsun istemiyorsun, önüne geçemiyorsun fakat. Elinde ne varsa onunla yamamaya çalışıyorsun, dışarıdaki fırtınanın hiç acıması yok, yine de giriyor içeri.

Bileğinden kavrayıp durduruyorsun, elindeki çekiçle ne yaptığını soruyorsun, “Kırmak istememiştim” diyor. “Elinde çekiç varsa” diyorsun, “illa kırarsın, onu bir kenara bırak artık.” “Elimde çekiç yok ki” diyor. Elindeki çekicin farkında bile değil. Korkuyorsun, bunu bir tek ben mi görüyorum diye kendinden şüphe ediyorsun. “Bu elindeki nedir o zaman?” diyemiyorsun, koşuşturup bir yerden bir şeyler bulmaya çalışıyorsun. Yeter ki çatlaklar yürümesin, vitrin bir arada dursun diye. Çatlaklar orada, oradan soğuk giriyor, biliyorsun, çatlaklar gerçek. Aslında bir çiçek istiyorsun, sadece bir çiçek, bunu hak ettiğini düşünüyorsun. Bir yerden sonra artık çekiç gördükçe çiçek düşünüyorsun, böyle gidiyor. Hep soğuk, hep üşüyorsun, hep.

Çıkmam gerekiyor, çıkıyorum, dönüp camda gördüğüm ayrıntıya bakıyorum, gidiyorum. Bir daha buraya gelmeyeceğimi biliyorum.

fotoğraf: Emre Özgüder, 2021

çiçek, Emre Özgüder