Yoldan bizim bahçeye inen merdivenlerin başından sesini duyuyorum. Her geldiğinde aynı şeyi yapıyor, ya bir yabancının aksanıyla, adımın başına bey, bay koyup ya da doğulu aksanıyla adımın ardına abi, kardeş koyarak, seslenerek ve herkesin duyabileceği bir hacimde, daha oradan benimle konuşmaya başlıyor. Bu seslenmesindeki genel espri anlayışı, bizim yaşıtlarımızdan çok babalarımızın kuşağının anlayışı oluyor, o, bunu hep komik ya da belki de sempatik buluyor. Merdivenlerden inip yanıma gelmesi bir zaman alıyor. Geçirdiği kazadan beri bir ayağını zor kullanıyor. Geliyor, son basamağı çıkarken, kestirmeden gelmesine engel olan çimleri ektiğimiz için söyleniyor ve bastonunu pencerenin demirine asıp bahçedeki koltuğa oturuyor. Bir süre konuşmuyor, bekliyorsun, o bir şey söylemiyor, soluklanıyor.
Burada yaşamıyor, uzakta yaşıyor. Kaza olduğunda ve sonrasında yanında değildim. Yanında olamadığım için üzgünüm, ne yapıp edip gitmem gerekirdi, gidememiştim; hiçbir yere gidemediğim gibi. O zamanları çok konuşmadık aslında. O dönemi nasıl geçirdiğini bilmiyorum. Hepimizin ne yaptığımızı pek bilmediği bir dönemdi belki de. Telefonla ona ulaşabilene kadar kardeşinden bilgi almıştım. Olayı nasıl ve kimden haber aldığımı bile tam hatırlamıyorum şimdi. Annesi babası gitti mi yanına bilmiyorum, onlar da burada yaşıyor çünkü. Olayın sonrasında tablo pek parlak değildi. O, tabii her şeyle bir şekilde baş etti. Bugün ister istemez, bu adamın bir bacağı sakat olmasaydı daha fazla ne yapardı diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Benim yüz katım daha hareketli bir hayatı var. Bir yılda kaç kilometre yol gidiyordur, hesaplamaktan korkarım. Her geldiğinde –ki seyrek görüşmüyoruz– bu dönemi konuşmak istiyorum. Kendimi rahatlatmak için değil, çünkü desem ki “Ben gelemedim”, o zaman diyecek ki “Ne alakası var”. Hoş bir umursamazlığı vardır. Önemsemiyormuş gibi görünür binlerce ayrıntıyı, hâlbuki çok da takılır ayrıntılara. O kadar çok dolaşır ki, her şey ona tesadüf ediyor. Anlatıyor, feribotta arabasının üstüne yarım tavuk iskeleti düşmüş. “Martı düşürmüştür” diyor. O gün gökyüzünden bir şey daha düşmüş, onu hatırlayamıyor. “Yarım tavuk” diyor, “lokanta dışında pek bir yerde bulamazsın”.
Bazı işlerini halletmek için babasının eski fabrikasına gidiyor sık sık. Kırlangıçlar yuva yapmış içeriye. Düşen yavrular oluyormuş yuvalardan. Uzun bir sopanın ucuna yapıştırıcı bantla bir küçük sepet yapmış, onları yuvalarına geri koymaya çalışıyor. Sonra ertesi günü beni arıyor, “O yavru” diyor, “yine düşmüş, bu sefer ölmüş ama”. Kuşları kurtarmak için bir türlü elimizden bir şey gelmiyor. Bizim kedilerden birine pek düşkün. Kucağındayken, “O da yavru zaten” diyorum “ki o bir katil, bugün kuş yakaladı”. Konuşuyoruz düşmanlarımıza karşı ne kadar savunmasız olduğumuzu. Hayat çok kolay değil. Yaşamak kadar ölmek de sıradan, yas bir tek bize has.
Benim ansiklopedik tip dediğim insanlardandır. Okuyan, okuduğunu unutmayan ve mümkünse her şeyi okuyan, dolayısıyla çok bilen biridir. Her şeyle ilgilidir; araba, tekne, inşaat, hi-fi, müziğin tamamı, her şeyi bilir. Her şeyi bilir ve her şeyi anlamamazlıktan gelir. Anlamıyormuş gibi yaparak şakalar üretir, pek eğlenir. Benim kolay katlanabileceğim biri hiç değildir. Konuşuyoruz, ondan birçok şey öğreniyorum, hemen her şeyi biliyor. Benim hiç adını duymadığım filmleri seyrediyor, hiç bilmediğim müzisyenleri dinliyor; muhtemelen benim dinlediklerimi de pek önemsemiyor. İşin güzel tarafı birbirimizi olduğumuz gibi kabul ediyor olmamız herhalde.
Bizde kaldığında ben hep ondan önce uyanıyorum, geç kalkıyor. Kalktığını duyduğumda kahvaltı hazırlıyorum. Ben kahvaltı etmem, o ediyor. Her defasında bana neden benim kahvaltı etmediğimi soruyor, ben de her defasında aynı hikâyeyi anlatıyorum. O benim tutumumu sağlıklı bulmuyor. Kahvaltıda iki yumurta yediğini biliyorum, laf arasında geçmişti çünkü. Ben yine de sadece bir yumurta hazırlıyorum ona. Yanına başka şeyler koyuyorum, ben de böylesini onun için daha sağlıklı buluyorum. Kahve hazırlarken başımda duruyor, söyleniyor, “Çok kahve koydun” diyor. Ben de hep “Geçen sefer de böyle hazırlamıştım, beğenmiştin” diyorum. Ansiklopedik biri olduğu için koyduğum kahvenin ağırlığıyla ilgili bir varsayımda bulunuyor, o miktarı haklı bir nedene bağlayıp, sonuçta memnun kalıyor.
Kahvaltıdan sonra genellikle o gün ne işler yapmamız gerektiğini birbirimize anlatıp akıl alıyoruz birbirimizden, sonra ikimiz de bildiğimiz gibi devam ediyoruz güne.
Küçük kardeşi kötü davranıyor ona, bunu biliyorum. Anlamakta zorluk çekiyorum. Onu birkaç gün bile tanıyan hiç kimse ona kötü davranmak istemez. İyi, gerçekten iyi bir insandır çünkü. Üstelik küçük kardeşinde de çok emeği vardır. Bugün geldiği yere ulaşmasını sağlayan en etkili insan odur. Garip bir şekilde, insanlar evlenince başka etkiler giriyor hayatlarına. Kızıyorum olup bitene.
Sohbet ediyoruz. Saatler ilerliyor. Birbirimizi iyi anlıyoruz diye tahmin ediyorum. Sorunlarımız, kaygılarımız ortak, anlaşmak çok zor olmuyor. Koltuğun koluna abanarak bana dönüyor, o sırada koltuğun kolu kırılıyor. Koltuklar eski koltuklar, bu çok normal. Onu rahatlatmaya çalışıyorum, “Koltuklar çok eski” diyorum, “normaldir kırılması”. Anlatıyorum, “Galiba adalar vapurunun birinci sınıf bölümünün koltuklarıymış” diyorum. Dönüp bakıyor, “Sırtı böyle çubuklu bir koltuk yoktu vapurda” diyor. Ben bilmiyorum, o biliyor bu ayrıntıları. Sonra dönüp bana, “Söyleseydin, bende çok iyi bir ahşap tutkalı vardı, getirirdim” diyor. Susuyorum, bunu nasıl söylemem gerektiğini düşünüyorum. “Geldiğinde kazara koltuğun kolunu kırarsan, yanında bunun için tutkal getirsen iyi olur” mu demeliymişim, saçma geliyor, daha fazla bu konuya kafa yormuyorum. Bana ayrıntılı şekilde nasıl tamir etmem gerektiğini anlatıyor, arada fikir değiştirip, “Yok, yok, en iyisi şöyle yaparsın” diyor. Dikkatle dinliyorum.
Artık çıkması gerektiğinde ona arabasına kadar eşlik ediyorum. Hep olduğu gibi arabanın başında bizde unutmuş olabileceği şeyleri sayıyor, açıp çantalarına bakıyor, beni geri gönderip kaldığı odaya veya tuvalete bakmamı istiyor. Kimi zaman ben bahçeye inen merdivenlerin ortasındayken, ardımdan seslenip bulduğunu söylüyor, çoğunlukla da ben gidip evde bıraktığı o çok önemli diş macununu ona getiriyorum. Gariptir, kullandığı diş macununu çok önemsemesine rağmen benimkini kullandığında memnun kaldı. Fiyatını söylediğimde çok reaksiyon gösterdi, telefonundan onun yaşadığı yerde kaç para olduğuna bakınca ikna oldu. Galiba artık geldiğinde benim diş macunumu kullanıyor, ancak yine de kendininkini bizde unutabiliyor.
En son arabasına biniyor, araba büyük bir gürültüyle çalışıyor. Vedalaşıyoruz, bir daha birbirimizi göremeyecekmişiz gibi. Genellikle de giderken arkasından bakıyorum. Bıraktığı masif mazot kokusunun arasından, yoldan, merdivenlerden bizim bahçeye inerken biraz rahatlamış, ancak çok da mutlu olmuyorum. İyi bir arkadaşlığımız olduğunu düşünüyorum ve bu beni sevindiriyor.
Her zaman, o gittikten sonra, bir süre konuştuklarımızı hatırlayıp gülüyorum. Zaten aradan çok geçmeden, on ila yirmi dakika içinde arayıp, şunu ya da bunu odada unutup unutmadığımı kontrol etmemi söylüyor. Kimini gerçekten unutmuş, kimini yanına almış oluyor.
Garip bir şekilde baston ona yakışıyor.