fotoğraf: Emre Özgüder
Ev

Seni bir gün burada buldum, tam bunların yanında. Öncesini sayma. Öncesi hoş bir telaştı. Aradığını bulmanın telaşı. Acaba bu mudur telaşı, diyelim. Benim için, evet budur, onsuz olamam telaşı.

Hayat kurmak kolay değil. İnsan çok yanılabiliyor, yanıltabiliyor. İstemeden de olsa bunları yapabiliyor insan. İnsan, hani derler ya çiğ süt emmiş, öyledir gerçekten. Senin belki ilk ve son defa bir dileğini yerine getirdim. Gözlerinde parlayan isteğini, bir ömürlük kararlılığını ilk defa bunların yanında gördüm. Sanki seni ilk defa bunların yanında gördüm.

Aslında küçük bir çocuktum o ana kadar, o gün orada büyüdüm. O ana kadar hiç yetişkin olmam gerekmemiş, o gün adam oldum, “Ben bunu yapabilirim” dedim. Pek de zaman harcamadım buna. Merdivenlerden inerken, aynı senin gibi, karar verdim. “Burası bize ev olur” dedim.

Hâlâ eve gelirken, merdivenlerden inerken o anı düşünürüm. Değişen bir şey yok. Yorgun da olsam, berbat bir gün de geçirmiş olsam, bu düşüncem değişmez. Hatta bir keresinde, hava da yağmurluydu, düşmüştüm merdivenlerde. Kalktığımda yine bunu düşünmüştüm. O güne kadar bu çiçekleri hiç görmemiş olabilirim. Bugün de adını bilmem. Hiç de merak etmedim. Benim için onlar her zaman sensin. Onlar tam da mutluluğun ta kendisi benim için.

Hayatın bu tarafını çok seviyorum. Bana öğretilenlerden memnunum. Şanslı biriyim.

O kadar şanslıyım ki verdiğim bir kararı, bak bu kadar senedir yerine getiriyorum. Kiracı olmanın güzel tarafı her aybaşı bunu hatırlamak. Aslında kimsenin hiçbir şeye sahip olamadığı bu dünyada, bu kendimi güçlü hissettiğim bir andır. Sahip olduğunu sandığın şeyler için böyle düşünmezsin. Bir şeye bir kere sahip olduğunu ve sonra hep senin olduğunu sanırsın, bu öyle değil. 348 kere sahip olmak iyi bir histir. Diğeri fazla konforludur. Konforlu yerlerde iyi yaşayamazsın. Oralardan çıkman gerekir, iyi değildir oralar. Disiplinli olmak iyidir.

“Çok sert yağmur yağacak” dediler. Dün gece bekledim, yağmadı. Şimdi az önce dolunay doğdu, tam karşıdan, bunu kimse haber vermemişti. Hava karardı, bunu tahmin ediyordum. Tahmin ettiklerini görebilirsin diye bir güvence yok. Haber verilenlerin olacağı da kesin değil. Her şeyin çok kesin olduğunu sanmak bizim hatamız. Gereksiz bir güven, gelecekle ilgili güvensizliklerimiz kadar gereksiz. Bizi korkutuyorlar. İstiyorlar ki huzursuz olalım, ancak yine de güvende hissedelim kendimizi. Bundan besleniyorlar. Onlar beslenirken, senin ne kadar aç kaldığını umursamıyorlar. Onlar da üstelik böyle yaşıyorlar. Poliçelere ve cennete güveniyorlar. Cennet yok. Bilmiyorlar mı? Biliyorlar, fakat böylesi daha çok işlerine geliyor. Düzen bozulmasın da…

Hayatın bir düzeni var, fakat başka. Bu sabah yine bir arı geldi, çiçeğin içine girdi. Onun cenneti de o. Yarın gelebilecek mi tekrar, bilmiyor. Bilmek istemiyor, belki de hiç umursamıyor. Belki yarın ölmüş olacak. Bu yüzden garip seremoniler olmayacak, yası tutulmayacak. Cennete gitmeyecek, tam tersine cennet bildiği yere gelememiş olacak. Bu çok sorun mu? Değil galiba. Ben, ölmez sağ kalırsam yarın onun yerine gelen başka bir arıya bakıp sevineceğim. Her şey yolunda sanacağım. Çiçeği cennet gibi gördüğünü sanacağım, ne kadar kibirli düşünceler bunlar…

Benim onu ayırt edemediğim gibi, o da beni ayırt edemiyordur herhalde. “Bahçesinde cennet olan adam” demiyordur benim için. Birbirimizin yasını tutamayacağız bu yüzden. Hepimiz yok olacağız, çiçekler kalacak umarım.

Yağmur yağacak, bugün olmasa da yarın belki, belki çok sonra. Evi barkı olmayanların üstüne yağacak. Çiçeklere, ağaçlara yağacak. Sevinmeyecekler tabii, onlar için sıradan bir durum bu. Islanmayanlar yağmuru seyredecek, ıslananlar küfür edecek. Birileri astıkları çamaşırları toplayacak acele ile. Pencere camlarını evvelki gün silmiş olanlar hayıflanacak. Kediler bir kuytu bulup sığınacak. Sokak köpekleri çeteler kurup kol gezecek. Ayakkabısı eski olanlar çaktırmamaya çalışacak. Mazgallarda hatıralar birikecek. Birileri ellerindeki evrak çantalarını göğüslerine bastırıp poliçeleri koruyarak bir saçak altı bulmaya çalışacak. Esnaf açıktaki tezgâhlarını tente altına çekecek. Açık yeri olan lokantalarda bazı masalar boş kalacak. Evrak çantasında poliçe olmayanlar çantalarını başlarının üstünde tutarak koşacak. Yağmurun ilk damlaları düşmeden birileri üst katta, yoğun bakımda, ölecek ve yağmuru göremeyecek. Doktorlar boyunlarında stetoskoplarla hastanenin önünde saçak altında birer sigara yakacak. Arı, çiçeğe gelmeyecek. Birileri “Bir bu eksikti!” diye söylenecek. Yaşlı kadın, kocasına “Meteoroloji kaç gündür söylüyordu zaten” diyecek; adam bir şeyler mırıldanarak bulmacasını çözmeye devam edecek, sonra gözlüğünün üstünden gökyüzüne bakacak. Sonra parmaklarıyla sayacak, evet sekiz harf, “abandone” yazacak bulmacaya. Kadın, kızını arayacak “Merak ettim seni” diyecek. Kızı “Anne, ne var merak edecek!” diye cevap verecek, biraz sinirli. “Yağmur…” diyecek kadın. Adam, yine gözlüğünün üstünden, yahu ne gerek vardı, diye bakacak. Kızı, “Anne, herkes yaz yağmuruna şemsiyesiz yakalanır” diyecek, telefonu kapatacak. Tam o sırada gök gürleyecek. Adam irkilecek, sonra sadece A harfi çıkmış, gasp mı, zapt mı bilemeyecek, bunu biraz sonraya bırakacak. Kuafördeki gelin tedirgin olacak. Kuaför onu yatıştıracak: “Birazdan keser, yaz yağmuru işte…” Damat konudan habersiz, kuaföre gitmediği için, o işin eğlencesinde şimdilik. Simitçi naylonla örtecek tezgâhı. Alışveriş merkezindekilerin haberi olmayacak, çıkanlar şaşıracak. Kapalı kasa olmayan kamyonlar benzin istasyonlarına sığınacak. Arabasını yeni yıkatanlar, “Şansa bak!” diyecek. Televizyonda haberlere çıkacak görüntüler, birileri “Ne güzel, orada yağmur yağıyor” diyecek, “burası kavruluyor”. Kaldırımların kenarından küçük dereler akacak, denize varacak. Kıyıdaki balıkçılar sevinecek. Birileri “Aman yağsın, epeydir damla düşmedi yine” diyecek. Birkaç kişi yağmurla ilgili birkaç şarkı dinleyecek. Gök gürleyecek tekrar, elektrik bir an kesilecek. Çamaşır makineleri sinyal verecek. Alarmlar ötecek. Genç bir konservatuvarlı, öğrencisine “Sol eline hiç dikkat etmiyorsun” diyecek. Hâlbuki çocuğun aklı yağmurda. Yağmurda koşmak, derdi. Bu havada Chopin Prelude Op.28 No. 15 çalmak ona yetmiyor, çünkü o bir çocuk. Piyanonun tuşlarına vurarak istediğini çalmak istiyor, kendini ifade etmek istiyor, o yağmurdan bu çaldığı şeyi anlamıyor. Piyano hocası çıkmak üzereyken “Hocam, biraz oyalanın isterseniz,” diyecek, “çok yağıyor”. Hocası çantasından küçük bir şemsiye çıkaracak, “Sorun değil” diyecek. Çocuk içinden küfür edecek, hocasına gülümseyecek, “Haftaya bu parçayı hazırlarım” diyecek. İkisi de buna inanmayacak. Çocuk, pencereden hocasının ardından bakacak. Konservatuvarlı genç sokağa çıkacak, şemsiyesini açmadan yürümeye başlayacak, az önceki parçanın doğrusunu mırıldanacak. Çocuk, piyanonun başına geçip parçayı çalışmaya başlayacak. Kâğıt toplayıcısı güç bela bir saçak altına sığınacak. Yandaki dükkândan biri çıkıp onu kovacak. Kâğıt toplayıcı buna üzülecek. Dükkândan çıkanın evini su basacak, eşi onu arayacak, bağırıp çağıracak. Tam o sırada biri kalemini çıkartıp poliçeyi imzalayacak. Ayağa kalkıp el sıkışacaklar. Adam, imzalı poliçeyi çantasına koyacak. “İsterseniz biraz oyalanın, çok yağıyor” diyecek diğeri. “Bir fincan çay alır mısınız?” “Memnuniyetle” diyecek, adam. Yağmur bitmeyecek, ıslanacak istemese de. Yeni yazlık pabuçlarının içine yağmur dolacak, o da çaktırmayacak.

Ben dışarı çıkacağım. Yağmurda yürüyeceğim. Islanacağım. Ev yağmurdan korunmak için değil ki. Seni o çiçeğin yanında bulduğum an bu ev.

aşk, Emre Özgüder, ev