Tam da paspasın üstünde ayakkabımın topukları birbirine dokunur şekilde, hazır ol durumunda, çok da kendime güvendiğim bir anda fark ettim. O kadar da temizlemeye uğraştığım ayakkabılarım burada, bu kapının önünde, çok da temiz ve parlak gibi gelmediler bana. Çok geç; zile dokunmuş oldum artık bir kere. İçeriden açılan bir kapının sesi geldi, kapıyı açmak için gelen biri vardı. Son anda, yakalanmak pahasına bile olsa, ayakkabılarımı pantolonumun baldırında son bir kez daha parlatmaya çalışmak için çabaladım, neyse yakalanmadım. Kapının kilidinde anahtarın çevrildiğini duyduğumda yine hazır ol pozisyonuna geçmiştim. Anahtarın bu kadar çok çevrilmesi gerekeceğini bilseydim, muhakkak ki biraz daha parlatmaya çalışırdım ayakkabılarımı.
Büyük, iki kanatlı, yanlarda yavru kanatları da olan bu yağlıboya büyük kapının bir kanadı açıldı. Loş bir giriş bölümünden, siyah ve beyaz mermer yer döşemesinin üstünde duran, satranç tahtası olsa en fazla bir piyon boyunda, genç, siyah, üstü binici pantolonu gibi geniş, zarif bileklerine doğru daralan paçalarının altında, çıplak ayağına giydiği parlak siyah ayakkabıları, üstünde siyah gömleğiyle esmer bir kız açtı kapıyı. Nazik bir el hareketiyle beni içeri buyur etti. İlk bulduğum siyah mermer karosunun tam ortasına yerleştim. O da L şeklinde bir hareketle önüme geçti, tam karşıdaki kapıya doğru ilerledi. O kapı, giriş kapısının sadece iki kanatlı kısmı kadar büyük, endamlı, yine beyaz yağlıboya bir kapıydı. İki küçük eliyle iki kapı kolunu tutarak içeriye doğru açtı kapıyı. Soldaki kanadın yanına geçerek beni içeri davet etti.
Önce başladığım gibi sadece siyah mermerlere basarak yürümeye çalıştıysam da bunun bir tuhaf görüneceğini düşünerek, yere bakmadan rastgele oraya doğru ilerlemeye başladım. Hanımefendi koltukta oturuyordu. Elinde birkaç sayfa yazı vardı. Lacivert bir ceketi ve pantolonu vardı, beyaz ipek bluzu, yuvarlak gözlüklerinin ardından bana bakıyordu. Önce nezaketli bulduğum bir mesafeye kadar ilerledim, durdum. Sonra ayağa kalkmaya yeltendiğini hissedince, ona engel olacak “lütfen zahmet etmeyin” mesafesine yaklaştım. Elini tuttum, hatırını sordum. Nazik bir el hareketiyle bana oturmam gereken yeri işaret etti. Güzel bir kanepenin ondan uzak olan kısmına geri geri giderek, minderin neredeyse tam ucuna oturdum. Topuklarını birleştirdiğim ayakkabılarıma baktım, hâlâ epey mat ve bakımsız görünüyorlardı. Neden öyle uzağa oturduğumu sordu. Sağ elimi ortası epey çökmüş minderin desenleri üzerinde dolaştırarak, oranın bir sahibi olduğunu düşündüğümü söyledim, gülümsedi. Salonun yan bölümünde, yemek bölümü olabilir diye düşündüğüm yerde, belli ki mutfaktan veya başka bir yerden de girişi olmalı ki bana kapıyı açan kızı gördüm. Perdeler yerdeler. Belli ki bugün yıkanacaklar. Bir hamlede tüm perdeleri kucakladı ve gözden kayboldu.
“Sizinle tanışmak istedim, yazınızı beğendim” dedi bana. Kendi içimden, “Artık ayakkabılarına bakmaktan vazgeç” diye tekrar ederek kafamı kaldırdım, teşekkür ettim.
Kız geldi, ne içmek istediğimizi sordu. Ben uymak için hanımefendinin tercihini beklerken o bir el hareketiyle tercihi bana bıraktı. “Hanımefendi de eşlik etmeyi uygun bulursa, ben birlikte bir karadut likörü içmek çok isterim” diye cevap verdim. Girişte hissettiğim buydu, karadut likörü. Hanımefendi başıyla onayladı. Arkasındaki azıcık açık pencereden meydandaki sesler geliyordu. Sanki eve yıllardır dolmuştu bu sesler. Duvarlardakiler o seslerin silinmemiş izleri gibiydi. Bazı insanlar en azdan en çok olanı yapmayı başarırlar, hanımefendi öyle biriydi. Kız basit bir tepside likörlerle geldi. Tepsiyi sehpaya bıraktı. O anda fark ettim ki o liköre benim uzanmam mümkün değildi, çok uzak bir yere oturmuştum. Hanımefendinin de kolaylıkla ulaşacağı bir yer değildi üstelik bu. Kendi kendime onunla hiçbir zaman karadut likörü içememiş olacağımı düşünürken, birden topladığım cesaretle yerimden kalkıp, tepsiyi alıp ilk önce ona ikram etmeyi ve sonra oturmadan da kendiminki almayı becerdim. Elimde kristal kadeh yerime tekrar oturunca gözüm ayakkabılarıma takıldı. Topukları bitişik olmakla birlikte burunlar biraz kendinden geçmiş gibi birbirinden ayrılmıştı, hemen kendi kendime bir çeki düzen verdim.
“Yazılarınızı nasıl yazarsınız?” diye sordu bana, liköründen bir yudum aldıktan sonra. Onun kadehini dudaklarına götürdüğünü gördüğüm için ben de tam da bir yudum almak üzereydim. Bu hareketimi kesmek istemedim. Bir yudum aldım ben de.
“Açık konuşabilir miyim?” diye başladım cümleme, “Bu kulunuz” diye devam ettim, bana ağdası fazla geldiği için hemen limonunu, sirkesini ekleyip dengeleyerek, “Ben” dedim, “Ben her yazımı, sadece bir tek kişi beğensin diye yazarım, hedefim sadece budur. Bu hedefimdeki kişi, benim yazılarımı okuyacak ilk on kişiden biridir. Gerisini çok aklıma takmam. Zaten benim hayatta, benim yazdıklarımı beğenmesini önemsediğim çok kişi yoktur. Her biri için emin olana kadar yazacak zamanım olduğunu düşünüyorum. Yazılarımdaki karakterlerin kendi seçimi olmayan hiçbir konudan söz etmem. Yaşadıkları yer, zaman, dönem, ad, soyadı, bunları kullanmam. Benim kendimi beğendirmeye çalıştığım herkes yetimdir, hepsi masumdur.”
Gözüm yerdeki meşe rabıtalardan birinin çivisine takılıyor. Çivi belli ki biraz çıkmış, sorun olmuş bu. Sonra beceriksiz biri, bu beceriksiz lafını düzelteceğim birazdan, çekiçle bu çiviyi yerine yerleştirmeye çalışmış. Çivi bu çabaya dayanamayıp boynunu bükmüş ve şimdi tam da şimdi benim oturduğum minderin ucundan bakınca, kış mevsiminin bu saatinin belki de sadece bugüne özel güneş ışığını bana yansıtıyor. Yerde bir inci tanesi gibi parlıyor, tam da hanımefendinin her şeyi yapmaya çalıştığı gibi, bir çivide bile bir inci bulabilmek gibi, müstesna açıları görebilmek gibi, komşu iki kıtanın her bir ucundaki garları bilmek gibi, meydanları dinlemeyi bilmek gibi.
