fotoğraf: Emre Özgüder
Kalabalık

Sokak, gecenin bu saati için, haftanın bugünü için, kalabalık. Bir sürü insan var. Çıktığı binanın demir kapısı, ucuz bir gürültüyle kapanıyor onun ardından. Bu insanların ne yaptığını merak ediyor. Herkes eğlence peşinde, çünkü herkesin bir derdi var. Yoldan geçen arabaların ışıkları, yol kenarındaki korkuluklarla oynuyor, onlar bile eğleniyor. O eğlenmiyor. O daha çok etrafında olanları anlamaya çalışıyor. Eğlenmiyor, çünkü etrafında olanlar ona üzüntü veriyor. Sokak arasında bir masaya oturuyor, garsonun gelmesi uzun sürüyor. Beklerken sıkılmıyor. Gelince istediklerini bir çırpıda söylüyor, beklerken bunları kendi kendine birçok kez tekrar etmişti çünkü. Siparişinin doğru ve bir kerede anlaşılması için cümlelerini özenle sadeleştirmiş, farklı anlaşılabilecek her ayrıntıyı eksiltmişti. Garson, siparişini aldığında kısa bir süre duraklıyor, gerçekten soracak bir detay olmadığını anlıyor, biraz şaşkın. O da teşekkür ediyor, tüm siparişin bu kadar olduğunu belirten bir cümle kurarak bu süreci olabildiğince kısaltıp bitiriyor. Her ne kadar siparişini verirken neyin hangi sırayla gelmesini istediğini belirttiyse de bunun sonucundan çok umutlu değil. Garson elinde iki bardak ve içki şişesiyle geliyor. Buna seviniyor, yerinde hafifçe doğruluyor, hazırlanıyor. Garson servis yapıyor ve uzaklaşıyor. Bu tam da istediği gibi bir başlangıç. Gereksiz, sahte sohbetlerden arındırılmış, işin özüne sadık bir açılış. Garsonla sohbet etmek isteyebilir, belki daha sonra; şu an ikisinin de yapması gereken başka işleri var. Bardağını kaldırıyor, ağzına yaklaştırıyor, değdirmiyor, kokluyor ve tekrar masaya koyuyor, ancak bardak parmaklarının arasında hâlâ. Arkasına dayanıyor, biraz daha rahat görünüyor şimdi. Belli belirsiz bir gülümseme var, fakat o kadar dudağının ucunda ki neredeyse başka birinin gülümsemesi sayılabilir. Zayıf garsonun ancak geçebileceği kadar bir boşluk var komşu masayla arasında. Onları rahatlıkla dinleyebiliyor. Bir kadın ve bir erkek konuşuyor. İkisi de neden o masada beraber olduklarını biliyor, fakat kadın erkeğin istediğini istemiyor. Birbirlerini ikna etmeye çalışıyorlar. İma sayılamayacak kadar açık olmakla beraber yine de dolambaçlı bir sohbet ediyorlar. İki farklı gecenin hayali bir sofraya tıkanmış, birbirini kovalıyor. Hayal, bir adamın tarafından, bir kadının tarafından ışık aldıkça sofrada gölgeler uzayıp kısalıyor. Bu onu yoruyor ve üzüyor. Sokağın üstünde, küçücük ve çok gereksiz kalabalık bir masa bu onun için.

Hiç bırakmadığı bardağını ağzına götürüyor, bir yudum alıyor ve başka bir masayı anlamaya çalışıyor. Yine az bir aralık sonra karşısında duran masada bir adam ve bir kadın var. Aralarında çok yaş farkı var. Akrabalar. Adam kadına göre daha yaşlı, kadın ona akıl danışıyor. Birinin bir şeyi, diğerinin başka bir şeyi olan bir kişiyi konuşuyorlar. Adam kadını beğeniyor. Aralarında bu akrabalık ilişkisi ve yaş farkı olmasa, kadının sevgilisi olmasını istiyor. Kadın bundan haberi yokmuş gibi davranıyor, belki de farkında, belli etmemeye çalışıyor; çünkü bu konuyu çözebilecek kişi bu adam ve adamın bu gece bu masada olmasının nedeni kadına karşı olan aşkı. Bu aşk olmasa bu adam bu işle ilgilenmeyecek. Kadın da bu yüzden, bilmesine rağmen bilmiyormuş gibi yaparak adamın umudunu korumasını sağlıyor. Belki adam da bunun farkında. Aşkına olmasa da yapmakta olduğu iyiliğe bir karşılık alabilmek umudunda. Ailevi bir sorunu çözmek için adam bu gece fazla şık giyinmiş. Kadın bu iyiliğe o kadar muhtaç ki, onun da saçları aslında böyle bir görüşme için fazla adamın seveceği gibi yapılmış duruyor. Adam yine böyle bir görüşme için fazla sık kadeh kaldırıyor. Her kadeh kaldırdığında oldukça cömert bir yudum alıyor, kadın sadece dudaklarına değdirip kadehini tekrar masaya bırakıyor. Adam cesaret arıyor her yudumda, kadın ise kontrolü kaybetmek istemiyor.

Garson bir tabak getiriyor. Şimdiye kadar sipariş doğru adımlarla, dengeli ve özenli bir zamanlamayla ilerliyor, bu onu fazlasıyla mutlu ediyor. Şimdi dudaklarında gerçekten kendine ait bir gülümseme var. Arka masada oturanları göremiyor, fakat onları dinleyebiliyor. İki adam oturuyor arka masada. Biri diğerini aldatmış, bu belli oluyor konuşmalarından. Ortak hareket etmeleri gereken bir konuda, sesinden anlayabildiği kadarıyla daha genç olan, diğerine haber vermeden o işten tek başına kazançlı çıkmaya çalışmış. Diğer adam bunu başka birinden öğrenmiş. Belli etmemeye çalışıyor, fakat çok gücenmiş buna. Uyanık olan, çeşitli kurnazlıklarla olayı geçiştirmeye çalışıyor. Diğer adam başına ne geldiğini biliyor, buradan artık geri dönüş olmadığının da farkında, o yüzden de üzgün. Güvendiği, sevdiği insanların basit bir kazanç için ona böyle davranmasından sıkılmış, daha da çok bunu dayandırdıkları, aslında hiç de akıllıca olmayan mazeret ve yalanlardan daha da çok sıkılıyor. Sesinde artık bunlara katlanmaya niyeti olmadığına işaret eden, kimsenin baş edemeyeceği derinlikte bir sakinlik var. Genç olan, sürekli çok konuşarak işi geçiştirmeye çalışıyor, arada bir özür sayılacak ve niyetinin o olmadığını ifade eden kalabalık cümleler ediyor. Diğer adamın sükûneti bu cümleleri aniden bastıran bir kar yağışı gibi bembeyaz örtüyor.

Garson iyi birine benziyor. İşinin gerektirdiği kadar bir tebessümle yetiniyor. İşiyle ilgili. İşine hâkim. Kâğıda not almamakla birlikte, masaların arasından geçip mutfağa giderken duruyor, arkasına dönüp masalara bakarak bu turda neler yapması gerektiğine karar veriyor. Tam kararını netleştirdiği anda gözünden ılık bir ışık saçılıyor, yorgunluktan bükülmüş belini düzeltip, kendine çeki düzen verip tekrar yoluna devam ediyor. İnsanların ne konuştuğuyla ilgilenmiyor, onların dış görünüşlerine bakmıyor, hepsi eşit onun gözünde. Sadece insanların tam olarak ne istediğini anlamaya çalışıyor. Ondan bir şey istendiğinde, isteyenin karşısındakine ne tür bir mesaj vermeye çalıştığıyla ilgilenmiyor, sadece ne getirmesi gerektiğine dikkat ediyor. Saçları güzel kadın masadan kalkıyor, çantası elinde, tuvalete gidiyor herhalde. Karşısındaki adam bir yudum daha içiyor, artık kontrolü kaybetmek üzere adam, boşuna çabaladığının farkında. Gece onun için artık bir yük.

Yoldan geçen arabaların ışıkları yürüyenlerin gölgelerini uzatıyor kaldırıma boylu boyunca. Gölgeler sahipleri kadar neşeli değil. Gölgeler sahte değil, daha gerçek. Yollara uzandıkları için daha sakin ve huzurlu görünüyorlar. Sahipleri kadar değil, ışıklar kadar aceleciler. Sokağa bakıyor. İnsanlar gülüyor, yürüyor. Kimi neşeli gerçekten, kimininki sahte. Aklındaki soru şu: Acaba herkes doğrudan, açıkça gerçeği söylese karşısındakine, ne olurdu? Aynı onun siparişini garsona söylediği gibi. Gece, erkenden biterdi herhalde diye düşünüyor sonra. Hiçbir laf uzamazdı, iki cümleden sonra her şey açığa kavuşur, ortada dans edecek hiçbir gölge kalmazdı. Belki birçok umut da sıyrılır kayardı geceden. Belki bu yüzden geceler biraz yavan olabilirdi. O kendi hayatını bu yüzden yavan buluyor. Onu tanıyanlar da bu yüzden onun biraz kaba olduğunu düşünüyor. Cebinden bir miktar para çıkartıyor, tabağın altına, bir kısmı görülebilecek şekilde özenle yerleştiriyor ve masadan kalkıyor. Ellerini cebine sokuyor, yürümeye başladığı anda duruyor, elini cebinden çıkartıyor, garsona hesabı masaya bıraktığını ifade eden bir işaret yapıyor, kafasıyla teşekkür ediyor ve kalabalığa karışmaya çalışıyor. Garson arkasından bakıyor. Sokak kalabalık, bir sürü insan var. 

Emre Özgüder, servis