fotoğraf: Mehmet Mesutoğlu
Keçi

Güzel bir ev, sevdiğim bir ev. Şu anki hâlini, ilk hâlini, sonraki değişimini bildiğim güzel bir ev. Bugün, şimdi, günün bu saatinde biraz tozlanmış cam masa yüzünden biraz soluk gördüğüm bir yer. Boş. Kimse yok.

O masa çok kez sofra olmuştur, etrafında dans edilen. Çok güldüm o sofrada, çok eğlendim, çok dertlendim, çok içtim. Belki gençtik biz o zaman. O zaman da çok genç değildik elbette, kazık kadardık hepimiz. O sofralarda bazen kalabalık, bazen baş başa olduk. Bazen havadan sudan konuştuk hepimiz; kavga ettiğimiz de oldu. Bazen, baş başayken, yanımızda olmayanları da konuştuk. Birbirimize akıl verdiğimiz oldu; akıl aldığımız da oldu birbirimizden. Bağırıp çağırdığımız, ancak etrafındaki herkesin birbirini yine de iyi anladığı bir masadır. Beyaz örtünün altında cam olduğunu bilmek dışında bir kaygım olmadı o masanın etrafında kendime bir sandalye bulduğum hiçbir akşam. Beyaz dışında bir örtü gördüğümü de hatırlamıyorum üstünde. Ütülü, kolalı.

Evde kimse yok. Ev boş. Masanın camı tozlu. Çok tozlu değil tabii, her zaman bakımlıdır o ev. Çok da iyi düzenlenmiş bir evdir. Büyük değildir, kâfidir. Rakı ikram edilirken, bardakta parmağınla işaret ettiğin hiza kadar kâfidir. O masa, evin merkezindedir, o giriyor lafa:

“Nerede bunlar yine günlerdir?” diye homurdanıyor. Masa, evdeki tüm mobilyaların hem en kıdemlisi, hem de tüm diğer mobilyaların saygı duyduğu biridir.
“Benim camımı kimse temizlemeyecek mi? Parlamıyorum bile artık.”
Dolabın içinden boğuk bir ses geliyor:
“Ben, hele ben… Hiçbiriniz hatırlıyor mu, beni en son ne zaman gördünüz sofrada?” diye sitem ediyor masa örtüsü. Daha da uzaktan bir cevap geliyor, daha da boğuk:
“Tatlım, ben sana dokunmayalı olmuştur zaten bir aydan fazla” diyor ütü.

Kadehler, evin en eğlenceli ekibi, koro olarak şarkı söylemeye başlıyor:
“Biz on iki kişiydik, kaldık zaten on. Kuruduk bir aydır, bu bizim için bir son.”

Masa, televizyona sesleniyor:
“Seni en son ne zaman seyrettiler?” Televizyon kapalı, cevap veremiyor, derin bir uykuda. Tam o sırada diğer masa, çalışma masası, lafa giriyor:
“Nerede bunlar? Neden yoklar?”

Çalışma masasının pencereye yakın tarafından bir bitki sesleniyor saksısından:
“Dostlar, hayat kolay değildir. Hayat planladığınız gibi gitmez. Her zaman planladığınız gibi gitmez. Susuz hayatta kalmak mümkün mü? Sizin için belki, ancak benim için öyle değil. Fakat umudunuzu yitirmeyin, düzelecek her şey. Ben her sabah bir sohbet de beklerim, sadece su değil.”

Buzdolabı, fark edip araya giriyor:
“Sen… Sen, ağlıyor musun?”
“Yoo…” diye geçiştirmeye çalışıyor bitki, “Ben sadece alışmışım, özlüyorum. Bence bir bildikleri vardır; bizleri çok sevdiklerini, önemsediklerini biliyorum. Sadece biraz kurudum ve yalnızım, o kadar. Bir sorun vardır, dediğim gibi, bizimle doğrudan ilgili olmayan. Onların da baş etmekte zorlandığı bir durum. İsyan etmektense kendi kendimize yeterek bir çözüm bulmamız lazım. Bugün şu kapıdan içeri girseler çok üzülürler hâlimize, bundan şüphe duymam.”

Dışarıda yağmur başlıyor, pencereleri dövmeye başlıyor. Bir gök gürültüsünden birkaç saniye önce evin içi birden aydınlanıyor. Gök gürleyince ampul korkuyor:
“Ben aydınlatmadan yaşayamam. Benim ömrüm bellidir. Uzun olsun ben de isterim, ancak bu bir ömür değil benim yaşadığım. Fakat katılıyorum, gelecekler geri. Beyaz örtüyü aydınlatacağım ben, o, ütüyle seviştikten sonra. Biliyorsunuz, yeni ütülenmeden konmaz o sofraya. Bakın, iyi biliyorum, sofra kurulacak er ya da geç. Katılıyorum, bizi çok severler. Sofranın etrafındakileri de çok severler, sofra kurmayı da severler. Bir sorun vardır muhakkak. Belki başka bir evde bizim bu konuştuklarımızdan daha zor bir durum vardır, oraya gitmişlerdir, oraya gitmek zorunda kalmışlardır.”

“Ampul haklı” diyor saat. “Sanıyor musunuz ki ben saymıyorum saniyeleri, dakikaları. Tabii sayıyorum. Ben kime neyi gösteriyorum ki? Sizlerin çok ilgilendiğini pek de sanmıyorum. Günde kaç kez onlarla göz göze geldiğimi biliyor musunuz normalde, tahmin edemezsiniz bile.”
İç çekiyor:
“Ben burada hepimizin zamanını, hayatını sayıyorum, onlarınkini de tabii. Onlar gelecek, kimsenin şüphesi olmasın. Onlar geri gelecek. Kim bilir hangi başka evlerde saatler durdu, bilmeden konuşmamak lazım.”

“Kızma” diyor masa. “Bir şeylerin yolunda gitmediğinin biz de farkındayız, merak ediyoruz sadece. Onları seviyoruz, sahibimiz oldukları için değil, beraber yaşadığımız için sadece. Seni merak ettiğim gibi, senin beni merak edip etmediğini umursamadan, sadece seni merak ettiğim için, bu hayatı beraber geçirdiğimiz için sadece, tanıştığımız için, yan yana düştüğümüz için bildiğimden seni.”

“Rastlantılar…” diyor parke. “Nereden nereye… Hepimizi bir araya toplayan bu hikâyeyle ilgili konuşuyoruz aslında, değil mi? Susuz, sohbetsiz yaşayamayan sen, sen, şu yağmurun dışını dövdüğü, içi seni, dışı beni yakan pencerenin dibinden çıkan arkadaşını gördün mü? Bak onu kimse getirmedi, kendi geldi. Ne bir sohbet bekler, ne bir damla su. O, sadece kendi geldi ve aramıza katıldı. Neden sence? Burada bir hayat olduğunu düşündüğü için mi? Hayır, sevgili dostum, hayır, hayır. O sadece hayatta kalmak için kendine burayı buldu, o kadar. O kim? Hiçbirimiz kim olduğunu bilmiyoruz. O sadece geldi. Rastlantılar işte. Benim kim olduğumu biliyor musunuz? Hangi ağaçtan, hangi kıtadan geldiğimi biliyor musunuz? Hiçbirini bilmiyorsunuz tabii. Ben yaşamadım mı ormanlarda, beni doğramadılar mı? Kimse ampulün camının nereden geldiğini biliyor mu? Örtünün keteninin, pamuğunun hangi ovadan olduğunu biliyor mu? Bilemez, bilemezsiniz. Esas olan, buradayız; kesin söylenmeyi, olur mu?”

“Doğrusun” diyor masa, kendine güvenen bir ses tonuyla. “Üstümüzdeki toz, pas; zaman bu işte. Saatin dediği gibi, zaman geçiyor. Bir mecburiyet olmuştur, gitmişlerdir, gelirler elbette. Ne güzel pencerenin dibinde biten. Sakın alınma, o da güzel senin gibi. Senin kadar yeşil, senin kadar kararlı.”

Apartmanın çarpan kapısının sesi duyuluyor, merdivenden inen ayak sesleri. Herkes susuyor. Kapının altından apartmanın ışığı sızıyor, pencerenin dibindeki bitkiye kadar. Kapının kilidinde bir anahtar sesi.

Cılız bir sesle, “Beni kopartmazlar değil mi?” diye soruyor pencerenin dibindeki bitki. Herkese yaşam gelirken, onun sonunun gelmiş olabileceği kaygısıyla. Masa, kendini bilmiş bir tavırla:
“Seni çok severler sadece, keçileri sever onlar” diyor. “Onlar çok iyi insanlar. Haydi, kurulsun sofralar.”

Emre Özgüder, eşya, masa