Ve Sandal

Kayalıklara dalgalar vuruyor. Puslu bir gün, deniz feneri zor görünüyor. O görebiliyor, çünkü tam nerede olduğunu gayet iyi biliyor. Orada olmasa da görebilecek kadar iyi biliyor deniz fenerini. Kayalara bakıyor. Su ve seneler ne kadar güçlü. Zaman nasıl her şeyi yuvarlıyor. Keskin hiçbir şey kalmıyor. Kızgınlığı, kırgınlığı hiç geçmez sanıyordu. Şimdi neden zamanında kızdığını da kırıldığını da hatırlamıyor bile. Puslu bir geçmiş, orada olduğunu biliyor, bugün deniz fenerini görebildiği kadar görebiliyor onları da. Orada olduklarını bildiği için görebiliyor, görmek denirse tabii buna. Rüzgâr sert. Hiç mevsimi değil buraların. İlkbaharın yeni yetme otları denizden esen rüzgârla ana karaya doğru yatmışlar, doğrulamıyorlar. Yağlı siyah kayalar, ıslak, güneşte parlıyorlar. Otların yattığı tarafa doğru bakıyor, gelen, giden yok. Olsa, bir toz bulutu görmesi gerekirdi. Uzakta kasabanın olduğu yerden bir toz kalkması gerekirdi, eğer otomobille geliyorsa, tam kasabanın sonundaki köprüden önce. Oradan ilk geçtiklerinde, karakoldan buraya, sandalın olduğu yere gelirlerken fark etmişti ilk defa, bir bulutun içinden geçiyorlarmış gibi olmuştu, sanki bambaşka bir yere çıkacaklarmış gibi. Köprünün altından akan dar dere az ötede denize kavuşuyor. Yol o köprüden geçip aslında bir sonraki kasabaya varıyor, oradan da bunun gibi bir sürü kasabaya ve oralarda yaşanan hikâyelere, saklanan hatıralara. Köprüden biraz sonra, bilmeyenin fark edemeyeceği bir yola sapmak gerekiyor, sola, batıya, denize doğru. Patika sadece buraya varıyor, sandala. Deniz fenerine gitmenin tek yolu bu. Hep aynı olan yol bu. Yok, yürüyerek gelecekse de yine de köprüyü geçtikten sonraki yol ayrımına kadar otomobille gelmesi gerekirdi. Aksi çok dikkat çekici olurdu. Koyu takım elbiseli birinin o yolu yürüyor olması garip olurdu.

Belki diye düşünüyor, takım elbisesi yoktur bu defa. Belki günler öncesinden gelmiş ve bir turist gibi giyinmiş ve öyle yürümeye başlamış olabilir. Bu pek mümkün değil. Kravatı olmasa bile aynı kumaştan bir pantolon, ceket ve içinde beyaz gömlek olmadan yaşayamaz o.

Güneş yavaş yavaş ensesine doğru yatıyor, gün yavaş yavaş bitiyor. O kasabaya doğru bakıyor. Kasabada hiçbir şey olmuyor.

Onunla çılgınca bir şey yapamazsın, diye düşünüyor. Onun ilk önce ceketini çıkarması, omuzlarından tutarak hafif silkeleyerek düzeltmesi ve uygun bir sandalyenin arkasına asması gerekir. Gömleğini çıkartması, yakasını kontrol etmesi, bazen koklaması ve aynı şekilde bir başka iskemlenin arkasına asması gerekir. Tekrar giyindiği zaman, biraz önce çıplak olduğuna inanmazsın. Giyindiğinde merkezde, bakanlıkta nasılsa, birden yine öyle oluverir. Böyle doğmuş gibidir. Kışın palto giymez, yazın ceketsiz dolaşmaz, yağmurda ıslanmaz, ayakkabıları çamurlanmaz. Onun için günlük yaşam, bir Uzakdoğu sanatı gibi hiçbir şeye değmeden günün içinden sıyrılmaktır. Onu farklı renk kumaş ceket ve pantolonla göremezsin, her zaman takım giyer. Her zaman beyaz gömlek giyer. Tamamını terzisi diker. Bu yüzden şişmanlamaz, zayıflamaz, bedeni hep aynı ölçüdedir. Sipariş vermek için terzisini aradığında sadece hâl hatır sorar. Hiçbir zaman adet, renk konuşmazlar, terzi bilir, gereğini yapar. Terzi kumaşları ve renkleri bilir, ona göre hazırlar. Bir defasında, bir seyahatte bir çılgınlık yapmak istemiş, bulunduğu yere has bir kumaş almış, oranın meşhur kumaşı. Tam siyah değil, bu kayalıkların kuru kalmış yerlerinin renginde. Terzisine göndermiş, adam dikmiş. Hiç giymemiş. Giymiş ve çıkartmış. Pantolonları duble paçadır. Ayakkabıları Başkent’te bir mağazadan gelir. Aldığı zaman en az dörder çift alır. Üç çeşittirler, biri düz, diğeri zımbalı, bir de püsküllü mokasen. Mağaza onun ayakkabılarının bağlarını yurtdışından bir firmadan getirtiyor, onlar bozulmuyormuş, daha doğrusu burulmuyorlarmış. Hiçbir zaman aynı çift ayakkabısını üst üste iki gün giymez. Düz olanları bakanlıkta, zımbalı olanları büroda olduğu zaman giymez. Mokasenler hafta sonu için, nerede olursa olsun. Yarı yün, yarı pamuk siyah çorapları da yurtdışından geliyor. Hepsi aynı renk ve her şeyiyle aynı. Çorapları yapan firma 50’li yıllardan. Bir o firmaya bir şey olur diye, bir de terzinin başına bir iş gelirse diye çok korkar. Bunları düşünmek onu heyecanlandırıyor, tekrar köprüye doğru bakıyor. Kasabada bir şey olmuyor.

Kayalıklardan kumsala sandalın yanına gidip beklemeye karar veriyor. Sandalın üstüne deri çantasını bırakıyor, sandalın etrafında dolaşıyor. Sandal yeni bakım görmüş belli, gıcır, gıcır ve çok güzel görünüyor. Çantasından boyalarını ve defterini çıkartıyor. Matarasından cömert bir yudum alıyor, bu biraz heyecanını bastırıyor. Kumlara oturuyor. O oturamaz, diye düşünüyor.

Bugün gelmeyebilir, diye düşünmeye başlıyor. Bunun birçok nedeni olabilir, bakanlıkta önemli ve acil bir konu çıkmış olabilir, “Yok, ben deniz fenerine gideceğim” diyememiştir. Yola çıkarken pantolonuna kahve damlamıştır, lekeli pantolonla dolaşamaz, geri dönmüştür. Çoraplarını aldığı firma konkordato ilan etmiştir, sırf bu firmayı takip eden elemanı bile olabilir, anında haberi olmuştur, hemen uçakla ya firmayı oranın ekonomi bakanı ile görüşüp kurtarmaya ya da kalan tüm çorapları almaya yola çıkmış olabilir. Şarap almak için uğradığında, oğlan helikoptere binmek istemiştir, onu dolaştırıyordur. Hastalanmamıştır o, hasta olmaz, hiç kimse nezle bile olduğunu görmemiştir. Terzi hastalanmıştır.

Bir yandan bu olasılıkları düşünürken öte yandan da geleceğinden çok emin. Çünkü o ne yapar eder gelir. Gelmese bile, yine de burada çok iyi zaman geçirdiğini hissediyor. Onu düşünmek, yıllar sonra tekrar burada bu sandalın başında olmak, yaşamanın tam da böyle bir şey olduğunu hissettiriyor ona. Mutlu. Bunu sağlayan da o, gelse de gelmese de. Güneş can havliyle son bir sert ışık bırakarak sulara gömülüyor. Gökyüzü onu hiç tanımamış gibi kararıyor, her gece bunu yapıyor. Gözleri karanlığa alışana kadar sadece sesler kalıyor. O alıştıkça karanlık daha da koyulaşıyor. Denizle kayalar aynı renk, dikkatli bakınca sadece kumsalı biraz ayırt edebiliyor. Bu ton farkını defterine işlemek istiyor. Gökyüzü bulutlu, yıldızlar yok, yakında göğe yansıyacak ışık saçan bir kent yok. Neredeyse mutlak bir karanlık. Gözleri bu karanlığa alışsın istemiyor, gözlerini kapatıyor. Bir süre böyle duruyor. Tekrar açıyor gözlerini ve o ilk saniyeleri aklına kazımaya çalışıyor. Bunu sadece bir duygu olarak kaydedebilir, sonra bunu kâğıda aktarmayı deneyebilir. Ve bunu bir öğlen vakti yapması gerekir, tam da temmuzun ortasında hem de. Gözlerini kapattıkça sesler ve geometri birleşiyor. Her ses bir kaya kıvrımını tanımlayacak kadar keskinleşiyor. Mükemmel bir ortamda olduğunu düşünüyor, onun bunu ona hediye ettiğini. Bu zarif hediye onu duygulandırıyor. El yordamıyla çantasına ulaşmaya çalışıyor, matarasına. Hayatta hiç bu kadar mutlu olmadığını düşünüyor. Hava aydınlanana kadar burada kalmalı, bu duygu sabaha kadar hiç bitmemeli, bunu olabildiğince içine doldurmalı. Matarasından bir yudum alıyor. Derin bir nefes alıyor, gözlerini kapatıp bir süre daha sesleri dinlemeye devam ediyor.

Bulutlardan sonra şimdi de karanlıkların resimleri diyecekler yaptıklarına. Kimseye, hiçbir zaman ne yaşadığını, bunun ne kadar yüce ve farklı olduğunu nasıl olsa anlatamayacak. Fakat bir şekilde anlatmaya çalışması lazım. Deniz duruluyor. Karanlık, sakin deniz farklı kokuyor. Gözlerini kapatıyor, kokuları, karanlığı ve sesleri içine çekiyor. Mutlu.

Emre Özgüder, 2022

bulut, Emre Özgüder, öykü