Yukarıdan geçen kirişe bakılacak olursa, yatıyorum. Aslında ne orasının yukarısı olduğunu biliyorum, ne de oradakinin bir kiriş olduğunu. Bu ikinci uyanışım. Bundan da çok emin değilim. Bana gözlerim görüyor gibi geliyor. Gördüklerim de düşüncelere dönüşüyor. Beynimin sadece bu iki merkezi çalışıyor belli ki. Düşünceler, eskiden bildiğim gibi düşünceler mi, yoksa beynimin bir kuytusunda çalışmaya devam eden başka bir merkezin işi mi, çok emin değilim. Hiçbir şeyden çok emin değilim. Çocukken de gördüklerimin gerçek olup olmadığını düşünürdüm, “Belki sadece bana gösterilen bir film bu” derdim kendi kendime. Şimdi de tam buna benzer bir yerdeyim. İlk uyandığımda az da olsa sesler işitiyordum. Belli ki hastanedeyim, duyduğum sesler monitör sesleriydi. Şimdi sesler kapanmış, sadece iç sesimi duyuyorum. İlk uyandığımda hastanede olduğumu kavramıştım, her ne kadar onun da ne kadar gerçek olduğunu bilmesem de, zamanım az olabilir, buna daha fazla kafa yormayacağım ve bunun doğru olduğu varsayımından ilerleyeceğim. Koku da almıyorum, burasının yoksa bir şeyler kokuyor olması lazım, en azından hastane kokuyor olması gerekir. Aslında bu da çocukluktan kalan bir koku tanımı benim için; tentürdiyot gibi bir kokuydu, şimdilerde değişmiştir herhalde. Ayrıntılarla uğraşmak istemiyorum, ancak önünü alamıyorum. Her düşünce beraberinde birçok sorgu ve yeni yollar getiriyor. Zamanımın az olduğunu bildiğim için, son birkaç söz etmek istiyorum. Duyulmadığını biliyorum, kimsenin işine de yaramayacak, onu da biliyorum, bir vasiyetim de yok.
Yattığım yatak kirişi tam ortalamıyor, bu beni biraz rahatsız ediyor. Renklerden anladığım kadarıyla şu an gece. Gece ziyaretçi kabul etmiyorlardır, bu yüzden iyi hissediyorum kendimi. Bu hâlde karıma ve kızıma rastlamak istemem. Hiçbir tarafımı hissetmiyorum. Sadece galiba gözlerimi oynatabiliyorum, ancak her yönde görebildiğim sadece uçsuz bucaksız bir tavan. Demek ki aslında gözlerimi de çok hareket ettiremiyorum, yoksa bir yerde bir kiriş daha görmem gerekirdi.
En son hatırladığım, normal bir gündü. Çarşıya gittim ve eve döndüm. İşlerimin tamamını halledip halletmediğimden emin değilim. Eve döndüğümü hatırlıyorum. Şimdi buradayım. Beklemek, bu şekilde beklemek zor. Hayatta hiçbir zorlukla karşılaşmamışım, onu anladım, zorluk bu işte. Çocukken bataklıktan çok korkardım. Babamla gittiğimiz bir filmde vardı. Neredeyse bütün film boyunca sürdü. Babam da beni o filme neden götürmüş ki acaba? Bu da öyle, çok ağır bir yaşamdan ölüme batış bu. Bunun bir gün olacağını biliyordum. Güzel bir hayatım oldu, tadını çıkarttım sayılır, birkaç nankörlüğüm olmuştur, iyi geçirdim ama. Biraz önce bir ses çıkartmaya çalıştım, hiçbir şey duymadığım için başarıp başarmadığımı bilmiyorum. Ama kimse gelmedi, olmuyor belli ki. Olsaydı eğer, nasıl bir ses çıkartmış olacaktım acaba, imdat ve eyvah arası bir şey geçti çünkü aklımdan. Korkmuyorum, ancak içinde bulunduğum durumdan biraz şikâyetçiyim. Kirişe bakıyorum ara sıra, yerinde duruyor. O, yaşamla aramda tek gerçek bağ. Zaman geçtikçe onun gerçek bir kiriş olduğundan emin oldum. Yatağımın bir tarafında, galiba sağ tarafında bir lamba olmalı, yok, hayır olur mu, solda lamba, bu gördüğüm renkleri, gölgeleri öyle açıklayabiliyorum. Hayata dönebilirsem, yağlıboya bir tablosunu yapmak isterdim. Bir daha ölene kadar da bunu yapmazdım, kendimi tanıyorum. Zaten yağlıboya resim yapmayı da bilmem. İnsana yine de yapabilirmiş gibi geliyor. Hayatta olduğumun en büyük belirtisi bu olsa gerek, bu cesaret, bu cesur umut.
Yapmak istediğim bir şey daha takılıyor aklıma; hayatta sevdiğim herkese onları ne kadar, ne kadar çok sevdiğimi anlatmak isterdim. Başta karıma ve kızıma, tam anlatamamış olmaktan kaygılıyım nedense. Gözlerim kuru, kurudular, hareket ettirmekte zorlanıyorum. Hâlbuki ağlıyor olmam lazım, böyle şeyler beni çok duygulandırır oysa. Bir tür EKG gibi, bu aklımdan geçenlerin kâğıda dökülmesini isterdim. “En son bunu düşünmüş” diye yakınlarına verilebilirdi hastanın. Umarım hemşireler ve doktorlar karımla konuşurken benden ‘amca’ diye söz etmiyordur. Babamla ilgili bilgileri aktarırken hemşire böyle söylemişti zamanında. Çok tuhaf gelmişti bana, o bir amca değil ki, o bir baba, benim babam. Tıraş etmişlerdi son gördüğümde babamı, sakalı yoktu. Her gün tıraş olurdu zaten, nefret ederdi tıraş olmadan ortaya çıkmaya. Beni de tıraş etmişler midir acaba? İnsan bakımsız bir hâlde gitmek istemez buralardan. Babam öldüğünde, “Ben de böyle mi öleceğim?” diye düşünmüştüm hastanede. Şu an düşündüklerimi düşünebildiğini bilmiyordum. Babamın bana beni ne kadar sevdiğini anlatmasına gerek yoktu, hep bildim. Benim için de durum böyle olabilir, o yüzden bu kaygıyı da bir kenara kaldırmaya karar verdim şimdi. Kızım beni bilir, bilmez mi?
Tam ne kadar zaman kaldığını bilmiyorum. Son olarak en sevdiğim hayat anlarını hatırlamaya karar verdim. En sevdiğim, her zaman sabah erken kalkıp bahçede kahve içmekti. Hayatımın en güzel anlarıydı onlar. Sıradan görünebilir. Çok güzellerdi ama. Bak, son güzel bir kahve içmek de isterdim. Ne zor, bildiğin bazı zevklere veda etmek. Bundan sonra, sonsuza kadar bunları tadamayacak olmak. Sesim duyuluyorsa, “Her şeyin tadına varın” demek isterdim. Yaşamak büyük bir lüks, her şeye rağmen. Gerçi, çarşıya gitmeden önce güzel bir kahve içtim zaten. Son kahve olduğunu bilmeden içtim. Zaten “Son kahve bu” deseler o kadar zevk almaz belki insan. Son sigaramı nasıl söndürdüğümü de hatırlıyorum. Belki son sigara olmak için biraz sıradan bir vedaydı ama. Belki de bir şeyin sonuncusuna değil, her zaman ilkmiş gibi olmasına odaklanmak lazımmış. Bunu da kızıma söylemek isterdim.
Bir gölgeler belirdi tavanda. Vizite zamanı mı? Ama daha sabah olmadı ki. Sanki saatin kaç olduğunu biliyormuşum gibi düşünmem de ne garip bir kibir. Durun ne olur, daha söyleyeceklerim bitmedi ki. Düşündükçe aklıma geliyorlar. Kirişe baktım, yerinde duruyor. Neyse, korkacak bir şey yok bence. Gölgelerin ne kadar uzakta olduğunu bilmiyorum. Belki göz damlası damlatacaklar bana. Ağlıyor olmam lazım ama gözlerim kuru, hissediyorum. Kiriş burada, lamba ne tarafta biliyorum, daha buradayım. Yanlış teşhisten hep çekinmişimdir.
Neyse, hızlı davranmam lazım: “Kızım, bazı şeyleri tekrar gibi görebilirsin. Sabah güneşin doğuşu gibi ya da her sabah kahve içmek gibi. Hâlbuki onların her biri tektir, ne bir öncekine ne de bir sonrakine ne de hiçbiri bir diğerine benzerler. Onların her birinden aldığın tatlar da öyledir. Hiçbirini küçümseme, ne olur onların tadına var.”
Bana yaklaşıyor gölgeler. Gözüme ışık tutuyorlar. Tekrar, tekrar. Buna ne gerek var ki?
Kiriş uzaklaşmaya başladı, eskisi kadar net değil, bulanık. Lekelerden ayırt ediyorum hangisi kiriş, hangisi gölgesi. Bir şeyler konuşuyorlar başımda. Çok zor ayırt ediyorum dudaklarının kıpırdadığını. Tamam, sorun değil, benim işim bitti zaten. Kendi söylediklerimi de duyamıyorum artık. Bağıracak gücüm de kalmamış. Gölgeler birbirine karışıyor, bir hareketlilik var tavanda. Orası tavan mı emin değilim, sanki öyle ama. Umarım şimdi evi aramazlar bu saatte. “Sabah söylersiniz, 10 gibi falan arayın, olur mu, bir acelem yok artık.” Son uyandığımdan beri ne kadar zaman geçti acaba. En çok da galiba zamanın bittiğine seviniyorum, artık zaman olmasın, olmasın ne olur.
