İskelenin iskeleti bir arada tutuyor hiçbir şeyi. Kıyıya inen sokaklarda başıboş dolaşıyor işsizlik, yağmur peşinde, cilalı sokaklarda. Evler boş. Başka yerde bekliyor bazıları yolun sonunu. Duracak gibi oluyor zaman. Denizden karaya bir rüzgâr bazen kovalıyor; akşam olsun. Vakti dolmayanlar için yarın sabah da olsun.
Bir adam sakin adımlarla köye yürüyor, çarşıya. Ampul almaya gidiyor. Bu sabah fark ediyor giriş kapısının üstündeki lambanın yanmadığını. O uyandığında hava aydınlık oluyor, onun için bilmiyor, kim bilir kaç gündür o lamba yanmıyor. Bugün hava yağmurlu, öyle fark ediyor. İçeri giriyor, karton ilaç kutularından birinin kapağını koparıyor, masanın üstüne koyuyor. Sonra kalem arıyor. Karısını kaybettiğinden bu yana, neyi nereye koyduğunu hiç hatırlamıyor. Karısını hatırlıyor, başka şeyleri zor hatırlıyor. Korkuyor karısını da unutmaktan, o yüzden her gün fotoğrafına bakıyor. Geçenlerde onun kokusunu unuttuğunu düşünüyor, sonra onun dolabından hırkasını çıkarıp onu kokluyor. Karısını hiç unutmuyor, bir de tek başına olduğunu unutmuyor. Kitapların önünde, rafta bir kalem buluyor. Bu kitapların neden burada olduğunu bilmiyor. Romanların nerde geçtiğini hatırlıyor, konularını hatırlamıyor. Her kitabın sayfalarının arasında bir reçete, bir gazete kesiği, ödenmiş bir fatura bulunabiliyor. Her bulduğunda ona o günleri hatırlatıyorlar, o yüzden atmıyor onları, değerli buluyor. Kalemi alırken kitaplara dayalı bir kartpostal görüyor, karısının bir yolculuktan gönderdiği bir kartpostal. Çeviriyor ve arkasını okuyor: “Yakında kavuşmak dileğiyle.” Bu defa, diye düşünüyor, ne bir kartpostal gönderdi ne de eve geri döndü. Kalemi alıp sabahları kahvaltı yaptıkları masaya oturuyor. İlaç kutusunun kapağını kontrol ediyor, diğer tarafında önemli bir şey yazıyor mu diye. Bazen oraya günde kaç kere kullanılması gerektiği gibi notlar yazabiliyor eczanedeki kız. Kapaksız kutuyu içinde ilaç şişesiyle alıp sallıyor, daha içinde var, yenisini almasına gerek yok. Zaten gerek olduğunda da unutuyor, neyse ki eczanedeki kız belli aralıklarla ona ilaçlarını getiriyor, bisikletle evine dönerken. Her defasında kıza “Gel içeri, sana bir kahve ikram edeyim” diyor. Kız hep geç kalmış oluyor, zaten evde de taze kahve sadece bayram zamanı bulunuyor. Belki çocuklar gelirse diye alıyor, gelmiyorlar ve kahve de bayatlıyor. Kızının kocası meraklı kahveye, gelirken kendi kahvesini yanında getiriyor. Kahvenin paketini aklında tutmaya çalışıyor ondan alabilmek için, ancak raflara uzun uzun bakmasına rağmen bulamıyor. Birkaç kereden sonra da aklındaki resim silikleşiyor ve gördüğü her kahveyi o sanıyor, her defasında heyecanlanıyor. Karısını kaybettiğinden bu yana bir-iki kez kahve içtiğini hatırlıyor. İlaç kutusunun kapağının boş tarafına “ampul” yazmaya çalışıyor. Kalem epeydir kullanılmadığı için başta yazmıyor, sonunda yazmayı başarıyor. Kalkıp kalemi ceketinin cebine koyuyor. Birçok kez, alışverişe gittiğinde oraya ne için gittiğini hatırlamıyor, o yüzden böyle kendine notlar hazırlıyor.
Dışarı çıkmak için pencereden dışarı bakıyor, saatin kaç olduğunu anlamıyor. Sabahtan beri hep aynı aydınlıkta hava, zaman duruyor sanki. Yağmurun hızını anlamak için bahçe kapısının aralığından görünen su birikintisine bakıyor. Orayı da gelip düzeltmediler, diye düşünüyor. Orada kışın hep su birikiyor yağmurda. Kızı son geldiğinde uyarmıştı onu, birikintinin üstünden atlamaya çalışırken düşebileceğini, bunu belediyeye haber vermesi gerektiğini söylemişti, gayet iyi hatırlıyor. Bir gün sokakta denk geliyor çöp kamyonuna. Bunlar da belediyede çalışıyor, onlara söyleyebilirim, diye düşünüyor. Belediyeye kadar yürümeye gücü yetmiyor son zamanlarda, çok yoruluyor. Söylüyor, söz veriyorlar konuyu bildireceklerine. Hiçbir zaman gelmiyorlar düzeltmeye, kimse gelmiyor. Kızı da gelmediği için çok sorun olmuyor. Ceketini giyiyor, yağmuru umursamaya karar veriyor, yola koyuluyor, ampul almaya gidiyor. Elini ceketinin cebine sokuyor, kâğıt parçasına sıkı sıkıya sarılıyor, hiç bırakmıyor. Yoksa unutabiliyor. Ne almak için yola çıktığını, bunu bir yere not ettiğini, notu nereye koyduğunu, hepsini unutabiliyor.
Bir ampul alıyor. Adama iskelenin ne kadar tek başına olduğunu anlatıyor. “Fırtınalı deniz tüm ahşaplarını söküp almış” diyor. Adam onları albayın oturduğu sokaktakilerin söktüğünü, aksi takdirde kışın birilerinin söküp, ısınmak için yaktığını söylüyor. “Albayın emri böyle” diyor.
Elleri ceplerinde, bir eliyle ampulü sıkı sıkı tutarak eve dönüyor. Masaya koyarım ki yarın sabah görünce hatırlar takarım, diye düşünüyor. İskelenin oradan geçerken duruyor. Gözleri ufka dalıyor. Hazır ola geçip selam veriyor, “Emredersiniz albayım!” diyor. Kendi kendine gülüyor. En son ne zaman güldüğünü düşünüyor. Eve yaklaşıyor, dikkatlice su birikintisinin üstünden atlıyor, bahçe kapısına tutunuyor. Kapının üzerindeki lamba yanıyor. Sabah kalktığımda kapatmış olmalıyım demek ki, diye iç geçiriyor, çıkarken de el alışkanlığı açtım herhalde ya da kendi kendine düzeldi. Eve giriyor, ceketini asıyor, masanın üstündeki kalemi alıp kitapların ve kartpostalın önüne koyuyor. “Kalemi buraya bırakıyorum, bana iki satır yaz, ne olur sevgilim.”
Sahilde palmiyeler rüzgârda savruluyor. Yağmurda yerler ıslak ve kaygan. Hava soğuk ve fakir. İskele burnun ucundaki fenere bakıyor.