Tutunmak

Yatağın yanındaki perdeler kapalı, arkasında kocaman bir deniz olmasına rağmen. Doktor tuvaletin olduğu yere kadar geri geri, orada arkasını dönüp odadan çıkıyor. Karısı, başının altındaki yastığı düzeltiyor. Bu yastık düzeltmek bir virgül gibi, sık sık yanlış kullanılabiliyor. Aslında yastık düzgün veya değil artık onun için pek fark etmiyor. Karısının yanında olması onu mutlu ediyor, yastık dert olmuyor. Bu durumda mutlu olmak da ne demek ise bunsuz olmak istemediğini biliyor. Belki kimse ondan beklemez, ancak bir keresinde defterine şöyle not aldığı geliyor aklına:

“Bir cevap bekliyordum ondan. Cevap geldi. Cebime koydum ve yürümeye devam ettim. Beklediğim cevap olmasını umarak yoluma devam ettim. Eve kadar umduğum cevap olmasını dileyerek devam ettim. Bir umudu saklamayı o öğretti bana. Bir umudu hemen oburca tüketmemeyi o öğretti bana. Eve varınca açıp baktım, beklediğim cevap değildi. Ben hep beklediklerim olsun istedim; o, bana hayatın böyle olmadığını öğretti.”

Karısına doğru çeviriyor başını. Bunu hatırladığını anlatmak istiyor. Dili dönmüyor. Aldığı ilaçlar onu sersem ediyor. Hayatta en sevmediği durum budur, sersem gibi konuşmak. Susuyor. Kapalı perdelere dönüyor yüzünü. Kalkıp açamıyor onları. Kapalı perdelere bakmak da sersemce bir iş gibi geliyor, gereksiz ve anlamsız. Bir süre zorluyor kendini, acaba bu perdelere bakmakta anlamlı bir taraf bulabilir mi, onu düşünüyor. Gözleri kapanıyor, uykuya dalıyor yine.

Bir gürültüye uyanıyor. Bir arkadaşları ziyarete gelmiş onu. Sevinmesi gerektiğini düşünüyor. Sevinemiyor. Sevinmek için ne yeteri kadar gücü var ne de bununla ilgili bir arzusu. Onun aklında sadece geride bıraktıklarının büyük bir tablosu var, artılar, eksiler. İşlerin nasıl yürüyeceğiyle ilgili birçok soru. Bunlar onu hastalığından daha fazla kemiriyor.

Hâlbuki ölümün ardından bir şey olmadığını biliyor. İnsanlar, diyor kendi kendine, bu yüzden intihar etmiyor mu? Düşünüyor, bugünün günlerden hangi gün olduğunu. Bugün temizliğe kadın gelecek mi, bugün o gün mü? Para çekip bırakması gerekirdi kadın için. Yapmadığını düşünüyor. Buraya ne gün geldiğini bile tam bilmiyor. Sadece yolda gelirken geçtiği yolları son kere görüyor olabileceğini düşündüğünü hatırlıyor. Bu yollara son kez baktığının bilincinde olması gerektiğini düşündüğünü hatırlıyor. Üstelik bu yollarla hiçbir bağı da yok. Bu yolları bu hastalık sayesinde tanıyor. Hastanenin yolları bunlar. Onun hayatında bu yolların başka hiçbir anlam veya değeri yok. Yine de bunları bile görememek olasılığı onu biraz üzüyor buraya gelirken.

Bir defasında, karısı anne ve babasını ziyarete gittiğinde, o, evde tek başına kendine yemek hazırlamışken ve tek başına olmasına karşın kendini yine de fena hissetmediğinde ve bunu da biraz da yadırgarken de aslında, aldığı bir dergide ilgisini çeken bir makaleye denk geldiğini hatırlıyor. “Kintsugi”, bir tür Japon sanatıydı. Japonlarda bu işler karışıktır, sanat mı yoksa bir felsefe mi, bunun kararını vermek kolay değildi. Hazırladığı yemek çok hafifti, sıcak yenmesi gereken bir yemek de değildi. Vakti vardı. O zaman bile hiç olmadığı kadar vakti vardı. Hatta vakit bir an evvel geçsin de karısı geri dönsün istiyordu. Aynı çocukluk yaz öğlen uykusu zamanları gibi, tam tersine zaman kendi içinde genişliyor, bitmek bilmiyordu. O kim bilir kaçıncı kere aynı çocuk romanını okumaya koyulduğunda başlayan zaman hiç bitmiyor, güneş hiçbir şekilde tepelerin arkasına düşmüyor, bir türlü akşamüstü gelmiyordu. Hâlbuki o, bir an evvel bu ne işe yaradığını bilmediği öğlen uykusu hapisliğinin bitmesini istiyor, ablasının neden bu kurala tabi olmadığını da bir türlü anlayamıyor, ona nefreti içini kavururken, gittikçe o romanı daha da hızlı okuyordu. Zaman yine de tam da bildiği gibi davranıp, onun isteklerine hiç kulak asmadan kendi işine bakıyordu. Roman da öyle, hiç umursamıyordu zamanı. Ona bir şey anlatmaya çalışıyor, fakat bunun için hiçbir şey yapmıyordu. O ise gittikçe daha hızlı okuyarak bırak tamamını anlamayı, eskiden anladıklarını bile unutmaya başlamıştı.

Perdeler kapalı, o, kitabını okurken öğlen uykusu vakti, çocukken, dışarıda oynayan çocukların sesini duyardı. Bazen ablasınınkini de. Kızgındı. Bu kızgınlığı hiç geçmeyebilirdi hayat boyu. O yüzden onun her şeye tam anlamıyla hâkim olması gerekirdi.

Gözlerini açıyor, perde tarafındaki sağ koluna bakıyor, bir süredir onun değil sanki. Sol eliyle onu tutuyor kaldırıyor ve bırakıyor. Sağ kolu yatağa düşüyor. Artık ona hâkim olamıyor. Kopup gitmiş sanki. Kırılsa kaynaması mümkün olurdu, beyinden ayrılınca Kintsugi felsefesinin de bir anlamı kalmıyor, o da çare olamıyor. Bütünden kopmuş bir parça değil o, orada fakat onu hissedemiyor. Bu onu ablası dışarıda oynarken öğlen uykusundaki hâli gibi bir çaresizliğe savuruyor. Tekrar sol eliyle onu kaldırıyor ve bırakıyor.

Bir aynada kendine bakmak istiyor, ne hâle döndüğünü görmek istiyor. Bu hayattaki en yaşlı hâlini bilmek istiyor. Yüzünü görmek, kendi gözlerinin içine bakarak biraz konuşmak istiyor.

Karısıyla ilk tanışmasından sonra, o günlerde bunu çok yapardı, onu hatırlıyor. Aynanın karşısına geçer, onunla konuşuyormuş gibi, havadan sudan ve bu bir tiyatro repliğiymiş gibi sanki. Aynanın karşısında çalışırdı. Ona güzel, çekici görünmek için yapardı bunları. Tek bilmediği, karısının neyi beğenip neyi beğenmediğiydi. O ne beğenirse onun etkileyici olacağını düşünürdü o zamanlar. Bunun böyle olmadığını da daha zaten yeni, birkaç zaman önce öğrendi.

Zaman ağır geçiyor, çocukluk öğlen uykusu vaktinden bile daha yavaş geçiyor artık. Bilimsel olarak bunun mümkün olmadığını biliyor. Zamanın hızı, zaman diye bir şey de yoktur ya uzlaşılmış bir değer olarak sadece, hep sabit bir hızdadır. Ne öğlen uykularında ne de başka zaman yavaşlar. Ne de arabayla hız yaparken, o da hızlanmaz.

Çok sıkılıyor. Bu en baskın duygu. Bir de tükenmez bir yorgunluk. Adaletsiz bir durum. Canı sıkılıyor. Başını çeviriyor, epeydir çalıştığı cümlesini söylüyor. “Perdeyi aç, denizi görmek istiyorum.” Karısı perdeyi açıyor ve pencereden dışarıya bakmaya dalıyor.

Yattığı yerden karısına bakıyor. Ne güzel bir kadın, diye düşünüyor. O anda zaman geçmesin, en yavaş hâline dönsün istiyor. Bu öğlen uykusu bu defa hiç bitmesin istiyor. Dışarıdan artık hiçbir ses gelmiyor onu kızdıracak.

fotoğraf: Emre Özgüder

Emre Özgüder, hastane, hayat, ölüm