Yamaç

Yamaçtan aşağı koşuyor. Basit bir yamaç, çok tehlikeli görünmüyor. Dik değil. Dikenli çalıların sık olduğu, avuç içi kadar keskin kenarlı taşların bol olduğu basit bir yamaç. Yamaçtan aşağı koşmak zorunda kalıyor, dikkatli ve yavaş inilebilecek bir eğim değil. Özellikle de bugünkü gibi canın çok sıkkınsa. Tam olarak bunu neden yaptığını bilmiyor, varmak istediği bir yer yok. Sadece koşuyor. Koşmak zorunda, deniz kıyısına inmek istiyor. Tek derdi bir yere inmek değil; hayatta bulunduğu yeri değiştirmek istiyor, tırmanacağı bir yamaç da yok yakınında.

Birkaç adım sonra kıç üstü oturuyor, düşüyor sonuç olarak dengesini kaybedip, aşağı doğru kaymaya başlıyor. Durmak ve kontrolü ele almak istiyor, ancak durum buna pek uygun değil, bütün dikenli çalıların arasından kayması gerekiyor. Onlara tutunup kendini durduramıyor. Çoğu kızıl renkli taşlar onun önünden yuvarlanıyor. Avuçlarının içi yarılıyor, tutunamıyor hiçbir yere. Yamaçta her şey onun yüzünden yer değiştiriyor. Yuvarlanıp bir sete takılıp kalıyor. Ona yetecek kadar bir küçük düzlük. Kendi tozu toprağı üzerinden geçip kıyıya doğru devam ediyor. Terli yüzüne yapışıyor toz. Tuz ve toz kirpiklerinde birikiyor. Canı acıyor. Dizi kanıyor. Ne dönüp yukarı bakabiliyor ne de aşağıdaki dalgaların ucuna. Cümlesinin ne başını hatırlıyor ne de sonunu biliyor bu virgülde. Kıpırdarsa yuvarlanmaya devam edeceğini biliyor sadece. Ne olursa olsun er geç yuvarlanacağını da biliyor. Bu onun kurduğu bir cümle değil aslında. Ona böyle cümleler kurmamayı öğretmişti anası, babası…

Takıldığı gibi kalıyor hiç kıpırdamadan o setin üstünde. Güneş gözünü alıyor. Güneş, denizin her kıvrımının üstünden sekip tekrar gözüne batıyor. Ter gözünü yakıyor. Gözlerini kapatıyor. Gözleri kapalıyken bile güneşin parlaklığını görüyor, göz kapakları ince bir deriden. Kıpırdamadan duruyor. Rüzgâr, yamacın başındaki söğüt ağacını silkeliyor, bu hâliyle gücü bir tek ona yetiyor. Ara sıra bir taş daha yuvarlanıyor aşağı, hâlâ her şey durulmuş değil. Kulak kabartıyor, köy yolunun başındaki incir ağacının yapraklarının sesini duyuyor. Onun yaprakları iridir, sesleri diridir.

Açıktan bir balıkçı teknesi geçiyor, sessiz, sakin. Sanki orada hiç rüzgâr esmiyormuş gibi, sanki orası sakin bir yermiş gibi. Boradan habersiz. Balıkçı teknesinden onu görmüyorlar. Balıkçı teknesindekilerin dizleri kanamıyor, canları acımıyor. Onlar, damağına bir olta iğnesi takıldığında ne olur, onu bilmeden denizde gidiyorlar. Bazı balıkçıların dönmeme nedeni budur, diye geçiriyor aklından. Ağa takılıp çırpınmayan, anlamaz hayatın tadını. Gözünü açıyor, etrafına bakıyor.

Tutunduğu bir yer yok. Tutunabileceği bir yer yok. Aşağı yuvarlanacağını biliyor, yukarı geri tırmanamayacağını bildiği gibi. Hafif gülümsüyor, nasıl da birden hayatın tam da orta yerinde kaldığını düşününce. Belki burada kalabildiği kadar kalmasında yarar var. Nereye yuvarlanacağını bilmiyorsa insan, bu iyi bir fikir olabilir, doğrudur.

Yanı başında yuvarlak hatlı bir taş görüyor. Dalgaların yuvarladığı o yumuşak başlı hâliyle güneşte parlayan kuartz parçacıklarının bu şenlikli hâli ne kadar tuhaf, burada tam da onun yanı başında. Denizden geldiği belli bu taşın burada ne işi olabilir ki kıyıdan, düşülecek yerden, bu kadar yukarıda? Kendi kendine düşünüyor, onun burada ne işi varsa o taşın da onun kadar bir işi olabilir bu yamaçta, bu hayatta. Demek ki, diyor kendi kendine, geri tırmanmak da mümkün düşmek kadar. Ya da, diyor kendi kendine yine, belki de aşağısı veya yukarısı yok, olay hep bizim nerede olduğumuza bağlı olarak yürüyor. Doruklardaki karlar bu yaz günü, belki onlar da benim gibi aşağı yuvarlanmaya çalışıyor. Belki bulutlar sabahı bekliyor denize değmek için.

Şu anki durumundan memnun bir surat ifadesiyle orada öylece duruyor, bir çığ olup yuvarlanmamak için aşağı. Burada durabilir, çok uzun zaman durabilir burada. Öte yandan da aşağı yuvarlanmayı merak ediyor. Aşağı vardığında, her tarafına dikenler saplanmış, her yeri yaralanmış olarak, denize girecek, o, acısına iyi gelecek. Tuz yaralarını yakacak. Toz rüzgârla uçup gidecek. O buraya neden ve nasıl geldiğini bilmeden kendini suyun kaldırma kuvvetine bırakacak. Ve sonra ayağa kalkacak, gidecek, tırmanacak ve tekrar aşağı yuvarlanacak. Ta ki bir gün ayağa kalkmayana kadar, bu böyle tekrar edecek.

Sonunda bir gün, kalkamayacağını anladığında, bir ağa dolandığında veya damağındaki sızıyı fark ettiğinde, teknedeki balıkçıların yüzünü gördüğünde… Hiçbir şeyin onun sandığı kadar önemli olmadığını anladığında, tam da karnımı doyurdum diye düşündüğü bir anda, hemen herkesin aynı dertte olduğunu anladığında, bitene kadar bu tırmanma ve yuvarlanmalar bu iş devam edecek belli ki. Ne mutlu şimdi tam da bu olup bitenin orta bir yerinde bulunduğu bu durak. Varsa bir anlamı tüm bu olup bitenin, o anlamın tam da burada olduğu çok belli. Kaldı ki çok da bir anlam yüklemenin bir manası olmadığının da kanıtı yanı başında, bu yuvarlak taşta.

Taşa uzanıyor, avucunun içine alıyor. İki avucunun arasında tutuyor onu. O taş, kim bilir nereden geliyor, hangi denizden, hangi adadan. Taş, yumuşak başlı, itiraz etmiyor. Bıraksa, uyuyacak avucunda, hâlinden memnun. Başparmağını yalıyor, ıslatıyor. Taşa sürüyor. Taş emiyor ıslaklığı. Susamış, diye düşünüyor. Tekrar ıslatmak istiyor. Başparmağını diline sürdüğünde tuzun tadını alıyor. Bu, diyor, denizi özlemiş. Taşı cebine koyuyor. Merak etme sen, diyor. Taş, hiç sesini çıkartmıyor. Cebinde daha mutlu taş, gölge hiç değilse, diye düşünüyor. Taş, aslında ne soğuk denizler gördü, ne ayazlar biliyor. Ne doruklar gördü o, ne dağlar, ne yaylalar, ne bulutlar, ne tipiler, ne tuzlar, ne tozlar.

Taş, “Ne mutlu” diyor kendi kendine, “Şimdi tam da bulunduğum yer, tam da ortasında her şeyin, hem de gölge”.

Ayağını dayadığı taş düşüyor. Bir ayağı birden boşta kalıyor. Biraz aşağı kayıyor. Dizinin altına bir taş saplanıyor, canı çok acıyor. Avuçları kanıyor. Buradan düşecek, anlıyor. Aşağı bakıyor. Yol, buraya geldiğinden daha uzun, daha dik, daha dikenli, tozlu ve zorlu.

Önce elini cebine sokuyor, taşı tutuyor. Taş sıcak hâlâ. Gülümsüyor, mutlu. İkisi de mutlu. Balıkçı teknesi burnun ardından yok oluyor. Taşla beraber tam da yaşadıkları anın tadını çıkartıyorlar. Dalgalar, aşağıdaki kızıl kayalara vuruyor. Köpürüyorlar. Sonra hiçbir şey olmamış gibi geri çekiliyorlar. Sonra yine vuruyorlar kendilerini hayatın duvarlarına. Hayatı dövüyorlar. Bir kin var nedeni belli değil.

Bir eli cebindeki taşta, diğer kolunu yüzüne kapatıyor, bırakıyor kendini aşağı. Kaymaya başlıyor, başta yavaş, sonra yuvarlanıyor. Rahat ve mutlu, her şey olması gerektiği gibi. Taş, teşekkür ediyor.

Yuvarlanıyorlar kıyıya. Kumsal diyor ki, “Taştık biz de bir zamanlar, hoş geldiniz”. Ayağa kalkıyor, cebindeki taşı çıkarıyor, atabildiği kadar ileri, uzağa fırlatıyor. Kumsala uzanıyor. Koluna saplanan bir dikeni çıkartıyor, kuma saplıyor. Balıkçı teknesi batıyor. Toz, tuz koşuşturuyor. Ay doğuyor.

Emre Özgüder izniyle

Emre Özgüder, hayat