Sen
Dışarıda rüzgâr var. Bulutlu bir gün. Pencerenin önündeki ağacın rüzgârla dalgalanan dalları yerde beyaza yakın renkte boyanmış ahşapların üzerinde ışığı kovalıyor, kaçırıyor, tekrar kovalıyor. Sanki ipte yürür gibi dikkatli, ağır adımlarla yürüyor odada, bir aşağı, bir yukarı. Her seferinde sanki tam bir önce bastığı yere basmaya dikkat eder gibi, sanki yerde ayak izlerini görüyormuş gibi yürüyor, elleri cebinde, yere bakıyor. Bazen duruyor, sanki vazgeçmiş gibi, uzun bir süre duruyor. Sonra yine yürümeye başlıyor, bir gölgesi önünde, bir ardında.
Yerde bazı ahşapların boyası yıpranmış, bazı yerlerde boyanın altından budaklar görünüyor. Vardığında pencerenin önünde bir süre duruyor, o zaman kafasını kaldırıp ileriye bakıyor. Dönerken gölgesi bir öncekine göre daha kısa, çünkü dünya dönüyor ve öğlen olmak üzere artık. Başka bir odada rüzgârla kapanan bir pencerenin gürültüsü bir an ürkütüyor onu, pencere hafif bir gıcırtıyla sonra tekrar açılıyor. Pencerenin tekrar açılmasına sevinen bir esintinin içinden geçiyor, saçları dalgalanıyor. Bu, bir daha olmayacak, aynısı olmayacak, çünkü dünya dönüyor, tek bir yöne doğru dönüyor. Pencereden dışarı bakıyor; her şey değişmiş, bir daha hiçbir zaman aynı olmamak üzere değişmiş. Bulutlar yer değiştirmiş, ağacın birkaç yaprağı eksilmiş, gölgesi kısalmış. Öğlen oldukça ışık azalıyor, bulutlar sıkılaşmış. Belki öğleden sonra yağmur yağacak, bilmiyoruz. Su birikintilerine basmamaya özen gösteren, siyah ayakkabıları yeni ve cilalı biri gibi dikkatli geri geliyor, ayakları çıplak. Odanın bu ucuna geldiğinde durmuyor, olduğu yerde sol ayağının üzerinde kendi etrafında geri dönüyor, bu kısmında biraz daha aceleci. Yakınımda oyalanmak istemiyor. Odanın ortasında duraklıyor, yarı yoldan dönebilir bu defa. Pencereye doğru yürümeye devam ediyor, pencereden bakmadan dönüyor. Işık azaldı, kısalan gölgesi güç fark ediliyor. Uzun gölge ona daha çok yakışıyor. Dünya dönüyor, rüzgâr azalıyor, sonra birden artıyor ve tamamen kesiliyor. Sonra yine hafif hafif esmeye başlıyor. Hiçbir şey sabit değil.
Bahçe kapısının hizasına geldiğinde duruyor, kapıya bakıyor. O kapının ardı hasret. Sonra dönüp bana bakıyor, ilk defa bana bakıyor. Yüzünde ekşi bir gülümseme var. İçkisinden ilk yudumu aldığındaki gibi bir ifade bu. Tekrar başını öne eğiyor ve yürümeye davam ediyor. Daha yorgun yürüyor şimdi, gölgesiz. Bu tekrardan sıkılmış gibi bir yorgunluk bu; ancak tekrar değil olanlar, her anı çok farklı aslında. Bu anları tekrar tekrar yaşamaya çalışacağız, hiç unutmayacağız, hep hatırlayacağız. Hatırladıklarımızı her defasında da farklı hatırlayacağız, hiçbiri diğerinin eşi olamayacak. Aynı şeyi hatırladığımızı düşüneceğiz, öyle olmayacak. O benim gibi hatırlamayacak, ben de onun gibi hatırlamayacağım. Belki o benim bunları bir daha hiç hatırlamayacağımı düşünecek, ben de onun için böyle düşüneceğim, “Çoktan unutmuştur” diyeceğim. O yüzden sonsuz sayıda birbirinden farklı anı aklımda tutmaya çalışıyorum, her adımı, tek tek.
Hava durdu. Yağmur yağacaksa bile hemen yağmayacak; önce rüzgârı gelecek, sonra yağacak, şimdi değil ama. Yürürken gerçekten de sanki hep aynı yerlere basıyor. Her gidişinde bir yerde o ahşap gıcırdıyor, orayı biliyorum, dönerken oraya basmıyor. Delidir, buna dikkat ediyor olabilir. Bunun beni etkileyeceğini düşünür, hep böyle fikirleri vardır. Tam bunu düşündüğümde, bu hayatımdaki en güzel an olabilir, ne cevap verirse versin, kabul edeceğimi anladım. Pencereden dışarı baktı, yağmuru getirecek rüzgâr başladı. Bahçedeki masanın örtüsü uçuşuyordur şimdi, oturduğum yerden göremiyorum, biliyorum ama. Birden irkildim, ilk defa dönerken ahşabın orasına bastı. Ona baktım, bana baktı “Senin dediğin gibi olsun” dedi.
Ben
Dışarıda rüzgâr var. Parçalı bulutlu bir gün. Karşımdaki ağacın rüzgârda çırpınan dallarının gölgeleri, denizin dalgalarındaki ışıklar gibi heyecanlı, telaşlı. Bahçe kapısının yanında, benim masamda oturuyor. Hareket etmiyor gibi görünüyor. Bana bakıyor, sırtıma ve göğsüme düşüyor bakışları, yüzüme bakmıyor. Bazen beni görmüyor; sanki vazgeçmiş gibi, benim içimden pencerenin önündeki ağacın dallarına, belki de daha ötesine bakıyor. Bir aşağı bir yukarı yürüyorum. Adımlarıma dikkat ediyorum. Çok ses çıkartmamaya çalışıyorum.
Yerdeki ahşaplar eskimiş, bazı yerlerde boya silinmiş, altından ağacın kendisi görünüyor. Güzel, rahatsız etmiyor beni, beğeniyorum bu hâlini. Her şey eskiyor, dünya dönüyor çünkü. Birden irkildim, içerdeki odada rüzgârla pencere çarparak kapandı. hafif bir gıcırtıyla tekrar açıldı sonra. Tekrar açılınca güzel bir esinti geldi, içinden geçtim tam o anda. Bu bir daha olmayacak, aynısı olmayacak, çünkü dünya dönüyor, sadece tek bir yöne doğru dönüyor. Vardığımda pencereden dışarı bakıyorum, bundan kendimi alamıyorum. Her şey değişmiş oluyor her baktığımda, bir daha hiçbir zaman aynı olmamak üzere değişmiş. Bulutlar koşuşturuyor, sanki her baktığımda ağacın birkaç yaprağı eksilmiş, gölgesi kısalmış oluyor. Güneş yükseldikçe ışık azalıyor, bulutlar izin vermiyor bir yerden sonra. Öğleden sonra yağmur yağabilir, ben pek anlamam da ona sorsam bilir. Çıplak ayak yürüyorum, bunu neden yaptığımı bilmiyorum. Aklımı toplamaya çalışıyorum, karar vermemiz lazım. Ne diyeceğimi biliyorum, bu değişmeyecek, ne kadar yürüsem de değişmeyecek. Aklımın tamamını da bir araya toplasam yine de değişmeyecek. Pencereden dönüp ona doğru yürüyorum, ona yaklaştıkça heyecanlanıyorum, acele ediyorum dönmek için. Sonra birden pencereye doğru giderken yarı yolda duruyorum, dönüp onu görmek istiyorum. Yarı yoldan dönmek huyum değildir, devam ediyorum pencereye doğru. Çok görmek istiyorum onu, pencerede oyalanmadan geri dönüyorum. Yere bakıyorum aslında, ellerim ceplerimde, onu ama görüyorum, o çok güzel. Işık azaldı, gökyüzünü boğdu bulutlar. O, gölgede kalıyor; her ışık, her gölge o güzel yüzüne çok yakışıyor. Dünya dönüyor, rüzgâr azalıyor, sonra birden artıyor ve tamamen kesiliyor. Sonra yine hafif hafif esmeye başlıyor. Hiçbir şey sabit değil.
Kapının hizasına gelince durdum, nedenini bilmiyorum. Annem “Kapının arkası hasret” der oturduğu yerden kafasını hafif sola yatırarak, evin kapısını işaret ederek. O geldi aklıma nedense, canım bir duble rakı çekti. Kafamı kaldırıp ona baktım. İçimi aydınlatıyor. Utandım, boynumu eğip yürümeye devam ettim. Daha kaç kere yukarı aşağı yürümem gerekiyor... Sıkıldım, cesur olmam lazım. Herhalde bu anları tekrar tekrar yaşamaya çalışacağız, hiç unutmayacağız, hep hatırlayacağız. Hatırladıklarımızı her defasında da farklı hatırlayacağız, hiçbiri diğerinin eşi olamayacak. Aynı şeyi hatırladığımızı düşüneceğiz, öyle olmayacak. O benim gibi hatırlamayacak, ben de onun gibi hatırlamayacağım. Belki o benim bunları bir daha hiç hatırlamayacağımı düşünecek, ben de onun için böyle düşüneceğim, “Çoktan unutmuştur” diyeceğim belki. O yüzden bu zamanı uzatmaya çalışıyorum.
Hava durdu. Yürürken hep aynı yerlere basmaya çalışıyorum, bir oyun gibi. Şu gıcırdayan ahşaba basmamaya dikkat ediyorum, pencereye doğru giderken illa basıyorum, ona doğru giderken daha dikkatli oluyorum, basmıyorum. Her gidişte, bastığımda ses gelince tam olarak neresi olduğunu anlıyorum, o zaman dönerken oraya basmıyorum. Hiç basmamayı becerebilsem, bunu sever, biraz delidir bu konularda. Tam bunu düşündüğümde, bu hayatımdaki en güzel an olabilir, diye fark ettim. Pencereden dışarı baktım, yağmuru getirecek rüzgâr başladı. Bahçedeki masanın örtüsü uçar şimdi, küllük de yere düşer. Birden irkildim, bastığım yer gıcırdadı, bir an dikkatim dağıldı, çünkü ona baktım. Bana baktı “Senin dediğin gibi olsun” dedim.
Esen Karol