Yol ile kumsalın arasında ılgın ağaçları var, ılgın ağaçlarının altında masalar. Masalarda ucuz tuzluk ve karabiberlikler var, küllük var; ucuz cilalı ahşap masalar bunlar. Masaların birinde, kumsala yakın tarafta bir adam oturuyor, genç sayılmaz. Sakin, biraz düşünceli. Ara sıra yanına küçük bir çocuk geliyor, 5-6 yaşlarında. O gelince adamın yüz ifadesi değişiyor, ona gülümsüyor. Zorlandığı belli olmakla beraber, anlattıklarını sabırla, sözünü kesmeden sonuna kadar dinliyor, kısa bir cevap veriyor, çocuk tekrar koşarak kumsala gidiyor oynamaya. Adam yine düşüncelere dalıyor.
Ilgın ağaçlarının aydınlık bir gölgesi var. Yaz mevsiminin ortası sayılır, hava sıcak, gölge iyi. Masadan bakıldığında ılgın ağaçlarının dantel örgüsünün arasından mavi bir gökyüzü görünüyor. Gökyüzünde seyrek bulutlar var, yalnız bulutlar bunlar. Kumsalın eğlenceli bir uğultusu var. Çok dikkat etmezsen eğlenceli, aslında rahatsız edici olabilecek bir gürültü bu. Dikkatli dinlersen her bir sesi ayırt edebiliyorsun. Denizin kendine has sesini, bir topun istenmediği bir yere gittiğinde oynayanların çıkarttığı garip hayal kırıklığı gürültüsünü duyabiliyorsun. Denize giren birinin suyun soğuk olmasından dolayı çıkarttığı garip sesi, mısır satan adamın arabasının tekerleklerinin kumsaldaki sesini, denizden çıkan birinin ayak seslerini, hayatında ilk defa denize giren bir bebeğin korkulu ağlamasını ve hatta sonrasında bu işten memnun kaldığındaki sessizliğini, tümünü ayırt edebiliyorsun. Sesler toplanınca başka bir şeye dönüşüyor. Seslerin arasında sessizlikler var, onları ayırt edebiliyorsun. Yürüme yolunun karşı tarafında lokantaların mutfakları var. Onları dinleyebiliyorsun. Fırının önündeki adamın hamur yoğurmasını, fırındaki odunun yanışını duyabilirsin. Biraz ötedeki restoranın önünde bir sac üzerinde hamur işleri yapan bir kadın var. Kadın yaşlı, ancak yorgun görünmüyor. Sanki çevrede çıt çıkmıyormuş gibi yaptığı işe yoğunlaşmış. Sanki kendi evinin bahçesindeymiş gibi, hiçbir şeyi duymuyor. Çiftler birbirinin sırtına güneş yağı sürüyor, dikkat edersen duyabiliyorsun. Garson masalarda soranlara listedekileri anlatıyor, tavsiyede bulunuyor. Bir diğeri soğutulmuş kadehlerle geliyor, dikkat edersen cam sesini duyabiliyorsun, soğutulmuş cam sesini.
Bir tek adamın ne düşündüğünü, aklından neler geçtiğini duyamıyorum, önce bütün bu seslere alışmam lazım.
Paketinden bir sigara çıkarıyor, ceplerini karıştırıyor, çakmağını bulamıyor. Etrafına bakıyor. Ben çakmağımı uzatıyorum yan masadan, teşekkür ediyor, sigarasını yakıyor. Derin bir nefes çekiyor. Bu derin nefesi tanıyorum. Bu, uzun süre sonra doğduğu yere geri gelen birinin nefesidir. Bu nefeste, neden gittiği, neden bir türlü gelemediği, gittiği yerde özlediği burası ve burada gittiği yere özlem birliktedir. Sigara paketine bakıyorum, beni doğruluyor. A ve B noktaları arasında hiçbir yerde evde olamamanın nefesidir bu. Derin ve efkârlıdır. Kazanılanların bir değeri yoktur, kaybedilenlerin hesabının ağır bastığı bir nefestir bu. Muhasebe nefesi de denebilir. Gözler kapalı çekilen bir nefestir, gözlerini açtığında başka bir yerde olmayı umarak çekilir, hiçbir işe yaramaz, ancak çekmeden de duramazsın. Kala kala bir tek bu kalmıştır yapabileceğin, yaş ilerlediyse eğer dönüş yoktur. Bunun ardından gelen nefeslerde kazandıklarını sayarsın, sona doğru pişmanlıklarını; söndürürken zararda olduğuna karar vermişsindir çoktan. Biraz sonra tekrar denersin, sonuç değişmez.
Kafasını kaldırıp üflediği dumanın ardından gökyüzüne bakıyor ılgın ağacının dantelinin arasından. Gökyüzü, hayatta kalmış olmanın en büyük hediyesidir. Gökyüzü yarın da tekrar görmeye değer tek şeydir. Bulutlu veya bulutsuz… Gökyüzü, nereden bakarsan bak, buradan ağacın dallarının arasından veya başka bir yerde pencereden, hep gökyüzüdür. Bulutlar varsa, bilirsin ardında güneş vardır veya bulutlar yoktur, güneş oradadır. Güneş yoksa yıldızlar vardır. Yolculuk hep orayadır. Ölürsün, toprağı kazıp gömerler seni, soran olunca yukarıyı işaret ederler, “O şimdi orada” derler çocuklara.
Sigarasını ucuz tuzluk ve karabiberliğin yanındaki küllüğe koyuyor, önüne masaya bakıyor. Şimdiki zaman. Zaman mekânı belirliyor, geçmiş ve gelecek hep başka yerlerde, bir tek şimdiki zaman tam da neredeysen orada. En zor zaman…
Şimdiki zamana katlanmak en zorudur. Garip bir şekilde aslında tüm zamanları içerir. Geçmişten ve gelecekten arındırabilirsen, doğru yerdir. Sadece şimdiki zamanı düşünmek zordur. Çünkü aslında tam da içinde bulunduğun anı ya geçmişle hesaplaşmak ya da biraz sonrayı planlamak için kullanırsın. Yaş ilerleyince gelecek sadece bir kaygı çuvalıdır, geçmiş de bu kaygıların kaynağıdır, kolay karışırlar birbirlerine ve şimdiki zamanı yerler birlikte. Sana bir şey kalmaz, sen kalmaz şimdiki zamanda. Geçmiş de gelecek de sen değil seni çevreleyenlerden ibarettir. Sıkıntı bu yüzden şimdiki zamana aittir. Çocukken sıkılır insan. Geçmişi pek yoktur, geleceğe yoracak kadar da aklı yoktur, o yüzden çocukken şimdiki zaman sıkıcı olabilir. Bir ılgın ağacını altında oturup, gözlerini gökyüzüne çevirip tüm zamanları birlikte göremediğin için sıkılırsın. Hepsini birlikte gördüğünde yaşadığının adı sıkıntı değildir. Gördüğün ılgın ağacının dalları da değildir, gökyüzü de gökyüzü değildir.
Adamın masasına yemek geliyor bir tabak, bir de içecek. Adam sigarasını söndürüyor. Kumsala dönüyor, torununu arıyor bakışlarıyla. Onu son gördüğü yerden başlayarak arıyor, buluyor, el sallıyor. Torunu gelip yemeğine başlıyor. O da onu seyrediyor, tüm emeklerini seyrediyor, geçmişini, geleceğini seyrediyor. Torun şimdiki zamanda…
Çocuk yemeğini bitiriyor. Heyecanla bir şeyler anlatıyor, kumsalı işaret ediyor, anlatıyor. Adam sabırla dinliyor. Çocuk şimdiki zamanı anlatıyor, adam unuttuğu bu zamanı bir yandan hatırlamaya çalışırken, bir yandan da sabırla dinliyor. Çocuk, koşarak denize doğru gidiyor. Adam, tam bir şey demek isterken koşarak uzaklaşıyor. Adamdan bir ses çıkamıyor. Adam, şimdiki zamanla ilgili bir lafı olmadığını anladığı için birden susuyor, yerine oturuyor. Bir çocuğa gelecek zamanla ilgili bir şey anlatmanın pek kolay olmadığını biliyor, susuyor. Sigara paketine uzanmasını bekliyorum, uzanmıyor, çünkü çakmağı yok, bunu biliyor. Ben çakmağımı masasına koyuyorum. Biraz şaşkın önce çakmağa, sonra bana bakıyor, gülümsüyor. Çakmağı alıp sigarasını yakıyor. Çakmağımı bana uzatırken, “Çocuklar işte…” diye mırıldanıyor, teşekkür ediyor.
Yola bakıyor. Kasabanın herkesin geçtiği yolu bu. Birinin geçmesini umuyor gibi bir hâli var. Birine rastlamak istiyor. “Ben de evvelki gün geldim” demek istiyor, ona sarılmak istiyor, “Seni çok özledim” demek istiyor, “Ne kadar güzelsin”… Bu konuşmayı tekrar tekrar aklından geçiriyor, ezberliyor. Onu gördüğü anda donup kalacağını, bunların hiçbirini yapamayacağını biliyor, yine de prova yapmayı durduramıyor. Arada bir hafif eğilip dondurmacıya bakıyor, önündeki kuyruk azalmış mı, ona bakıyor. Sonra dönüp çocuğa bakıyor, nerede diye. Bazen çocuk el sallıyor, sonra onu izlemesini istiyor, adam seyrediyor, çocuk bir şey yapıyor, adam ellerini kaldırıp alkışlıyor, şimdiki zaman… Sonra birden yola dönüyor, yola bakmadığı süre içinde geçenleri görmek için sandalyesinde dönüp geriye bakıyor, sonra şimdiki zamana geri dönüyor. Birini umuyor. Mısırcı bu defa diğer yöne doğru geçiyor.
Masalar yavaş yavaş boşalıyor. Adamın kızı geliyor, adam gidip dondurmacıdan dondurma alıyor, kızı çocuğu alıyor, adam dondurmayı veriyor, öpüşüyorlar, onlar gidiyor, adam tek başına kalıyor. Çakmağımı uzatıyorum, sigarasını yakıyor. İçkisi geliyor. Uzun süre elinde tutuyor, sonra bir yudum alıyor gözleri kapalı. Bardağı masaya koyuyor, tutmaya devam ediyor bardağı, hafif hafif çeviriyor. Yoldan geçenler azalıyor. Yola daha az bakıyor artık. Beklediği gelmiyor. Artık beklemediği için de gelmiyor. Belki yarın…
Ayrılırken, iyi akşamlar diliyor bana. “Ilgın ağacının gölgesi başkadır” diyor. Teşekkür ediyor. Ben beklemeye devam ediyorum, gözümü yoldan ayırmıyorum, gelecek biliyorum.
