Çeyrek Var
Saat tam bire çeyrek var, iki yanı seyrek de olsa çınar ağaçlı bir sokağa giriyor. Müdür mürekkebi siyah-mavi, şayak ceketli belediye işçileri bir araya topladıkları kuru yaprakları yakıyor. Biraz ileride açık bir mutfak penceresinin ardında annesi tahta bir kaşıkla biçim verdiği un helvasını diziyor melamin bir tabağa. Tabağın çevresinde, biri komşunun arabasının yeşili, diğeri salondaki duvardan duvara halının rengini andıran haşlanmış yumurtanın sarısını çevreleyen küf yeşili, birbirinin azıcık üstüne binmiş geometrik defne yaprak çiftlerinden oluşan bir desen var. Tabak, azot beyazı. Annesi gencecik. Helva lokmaları, askerlik şubesinden gelen mektupların zarfının renginde. Helvanın kokusu, arkasından onu kovalayan yanık yaprak kokusuna karışıyor. Biraz hızlanıyor. Bir seyahat acentesinin vitrinindeki uçak modeline takılıp kalıyor. Acentenin sahibi onun bu hâlini görüyor, kapıya çıkıyor. Onun ilkokuldan arkadaşı acentenin sahibi, ilkokuldaki hâliyle. Kafasını kaldırıp ona bakıyor. “Bu sene şirket yenisini gönderirse bunu sana verebilirim” diyor. “Gerçi bu bir DC-9, yeni modeller harika.” Hâlbuki o, bu modeli seviyor zaten, kuyruktaki iki motoruyla tam da bir uçak gibi geliyor ona bu. Yürümeye devam ediyor. Az önceki koku kavgası yoruyor onu, biraz soluklanmak istiyor. Bir apartmanın girişine, mermer basamaklara oturuyor. Bir sigara için elini cebine atıyor. Yanına dönüp bakıyor, kimse yok, tek başına. O sırada karşıdan lise yılları boyunca aynı sırayı paylaştığı arkadaşı geliyor. “Şu karşıdaki bakkalda varmış, aldım” diyor. Sigaralarını yakıyorlar; karşıya bakkala bakıyor, o sırada babası şemsiyesini koluna asmış, bakkalın önünden geçiyor. Sigarasını saklıyor. Yanına bakıyor, kimse yok. Yolun karşısına bakıyor, ahşap evin cumbasında anneannesi ona el sallıyor. Elinde melamin bir tabak var, tabağı gösterip onu davet ediyor. Tabağı hafif eğerek un helvalarını gösterip, el işaretiyle çağırıyor. O, el sallıyor, olmayan saatini gösterip, acelem var anlamında bir hareket yapıp ayağa kalkıyor. Helva lokmaları tabaktan aşağı dökülmeye başlıyor. Babası şemsiyesini açıp kaşkolunu sıkılaştırıp adımlarını hızlandırıyor, lapa lapa kar yağıyor.
O da ters yöne doğru yürümeye başlıyor, turşucunun önünden geçiyor. Trafikteki bir boşluktan istifade edip yolun karşısına geçiyor. Hızlı yürüyor. Acıktığını fark ediyor, bir büfeden güzel kokular geliyor, bir anda duruyor. Elini cebine atıyor, cebi boş. Babası yanına geliyor, şemsiyesini hafif yukarı kaldırarak cebinden para çıkartıp eline tutuşturuyor. “Yanında bulunsun” diyor. Avucunu açıp paraya bakıyor, paraların üstüne kar taneleri düşüyor. Avucunu kapatıp parayı cebine koyuyor. Tam girecekken içeri, ilkokul öğretmeni onu omuzundan çekip kendine doğru çeviriyor ve yakasına kırmızı bir kurdele takıyor. Öğretmenin kuaförde yapılmış saçlarına kar yağmıyor; boynunda, gözlerini ovuştururken gördüğü desenlerden, turkuvaz, mor, pembe bir fular var, bir broşla toplanmış. Hazır ola geçip başını eğerek öğretmenini selamlıyor, o sırada siyah pırıl pırıl ayakkabılarından bir tekinin ucunun çamurlandığını fark ediyor, utanıyor, o ayağını biraz geri çekiyor. Sonra oradan kaçıyor. Bir saatçinin vitrininin önünde duraklıyor. Vitrindeki tüm saatler başka bir zamanı gösteriyor, bazılarının akrebi yelkovanı hızla dönüyor. Fark ediyor ki tüm saatler gittikçe hızlanıyor. Bazılarının bu hıza dayanamayan kolları kadranın dibine dökülüyor. Dükkânın sahibi ışıkları kapatıp kapıya çıkıyor. “Maalesef kapatıyoruz” diyor, yürümeye başlıyor. Saatçiyi takip etmeye başlıyor, fakat saatçi çok hızlı yürüyor. Sonunda onun bir kitapçıya girdiğini görüyor uzaktan. Kapısına geliyor kitapçının, tam içeri girecekken biri çıkıyor. “Maalesef kapatıyoruz” diyor. Şaşırıyor bunu duyunca, “Nasıl olur, az önce bir müşteri girdi daha” diyor. “O, dükkânın sahibi, lütfen ısrar etmeyin” diyor öteki.
Bir kitapçıya giriyor. Kitapçı burnunun ucundaki gözlüklerin üzerinden hafif tebessüm ederek bakıyor, “Hoş geldiniz” diyor, “Özellikle aradığınız bir eser var mı, yardımcı olmaya çalışayım size.” Bu kitapçıya neden girdiğini bilmiyor, bu soru karşısında birden duraksıyor, “Çocuk kitapları” diye mırıldanıyor. “Aradığım sözcükler değil, sayfalarının kokusuna göre karar verebilirim ancak.” Kitapçı ayağa kalkıyor, okuma gözlüğünü çıkartıp masasına bırakıp başka bir gözlük alıyor eline. Çekmeceden bir bez çıkartıp gözlüğünü temizlemeye başlıyor, “Çok doğru bir yere geldiniz, hemen hemen tüm yayınevlerinin baskılarına sahip olduğum zengin bir Molnár koleksiyonum var, aradığınızı bulabilirsiniz” diyerek yolu gösteriyor. “Geç saatlere kadar açığız, rahat rahat seçebilirsiniz aradığınızı, zira bir hayli çoklar” dediğinde, duvardaki saate bakıyor, onu orada yalnız bırakıp masasına dönerken gözlüğünü çıkartıp ışığa doğru tutup gözlerini kısıp gözlüğün camlarına bakıyor.
Kitapçının arkasından bakıyor, kitap raflarının arasındaki dar ve uzun koridordan ön bölüme doğru ilerleyişini izliyor. Duvardaki saate bakıyor. Dükkânın kapısı açılıyor, çıngırak sesi. Kafasını uzatıp, gelen kim diye bakıyor. Kırmızı gömlekli bir adamdır gelen. Kitapçı yerinden kalkıyor, “Özür dilerim, kapalıyız maalesef, beyefendi.” Adam itiraz ediyor, daha az önce birinin içeri girdiğini gördüğünü söylüyor. Kitapçı, gelenin dükkânın sahibi olduğunu, sayım yapacağını anlatıyor ve bu yüzden de, tekrar ederek ve vurgulayarak, “Maalesef” diyor, “Maalesef kapalıyız.” Adam biraz sinirli, sertçe kapıyı açıp sadece lapa lapa yağan karın göründüğü karanlıkta yok oluyor. Çıngırak sesi. Saat tam bir.
Kitapçının sandalyesinin gıcırtısını duyuyor, kitapçı masasına oturuyor. Duvardaki saate bakıyor, zaman geçmiyor. En üst rafta en solda duran kitabı alıyor, son sayfalardan birini açıyor, biraz okuyor, birkaç sayfa sonrasını açıyor, okuyor, aradığı bölümü bulup okuyor, sonra kitabı yüzüne bastırıp kokluyor. Kitabı kapatıp, iki elinin arasında dua eder gibi tutup gözlerini kapatıyor. Biraz duruyor. Kitabı rafa geri koyuyor, yanındakini alıyor.
Kitapçı ön taraftan sesleniyor, “Kitap raflarında” sesi rahat duyulsun diye sesini hafifçe daha da yükselterek, “babaannenizin size kurabiye gönderdiği teneke bir kutu vardı ya, onun içinde ilginizi çekebileceğini düşündüğüm bilyeler var, onlardan beğendiğiniz bir tanesini alabilirsiniz, hediyemdir.” Saat tam bir.
Rafta teneke kutuyu buluyor, açıp kokluyor şeker kokusunu, cevizli. En üstte duran ilk bilyeyi alıyor, avucunda ovalayıp parlatıyor, kitapçının gözlüğünü tuttuğu tavandaki lambaya doğru tutuyor. Cam bilyenin içinde, ateşlendiğinde, okulda müdürün izin kâğıdını imzaladığı mürekkebin renginde siyah-mavi bir defne yaprağından bulut var, bilyeyi parmaklarının arasında döndürüyor. Gözlerini kısıyor, ağlamak istiyor nedenini bilmeden. Sanki ateşi çıkıyor. İzin kâğıdı elinde okulun kapısında biri onu alana kadar beklerken hissettiği kadar hasta ancak mükemmel hissediyor kendini. Ateşi daha da çıksın istemiyor, ateşi çok çıkarsa oturma odasında kanepede yatmasına izin vermez annesi, yatağına yatırır. Kanepede kalorifer borularına bakarak uyumak istiyor bu gece, hâlbuki bilye avucunun içinde.
Saat tam bire çeyrek var. Kitapçı önce hafif öksürüyor, sonra sesleniyor, “Aradığınız kitap, o teneke kutunun solundaki olabilir mi?” Kitapçının söylediği kitabı alıyor eline, bir açışta aradığı sayfayı buluyor, kitabı yüzüne bastırıp kokluyor. Hızlı adımlarla kitapçının masasına doğru yürüyor, aldığı kitabı onun masasına koyuyor, elini cebine atıp bilyeyi çıkartıp avucunda gösteriyor. Kitapçı “Mükemmel bir seçim” diyor; “Borcunuz…” Duraksıyor, “Sadece bir cümle, beyefendi.” O, avucunda ıslak paraları uzatıyor. Adam onun elini tekrar yumruk haline getirip, nazikçe geri iterken soruyor: “Siz kimsiniz?”
“Bilmiyorum” diyor, “siz biliyor musunuz?” Kitapçı kapıyı açıp onu uğurlarken “Kimse bilmiyor” diye fısıldıyor, omuzundan tutuyor, “inanın kimse bilmiyor.”
Saat tam bire çeyrek var, lapa lapa kar yağıyor ve kimse bir halt bilmiyor.
