Hiçbir Şey

“Çok uzatmayacağım” diyor.

Çocuk gözünü ondan ayırmadan onu dinlemeye devam ediyor. Nedenini sormuyor, sözünü kesmek istemiyor. Karşısında oturan adama bakıyor. Koltuğun kolundan başlayıp aşağı inen ahşap çatlamış. Tam oturma yerini taşıyan yatay ahşabın bağlandığı yerin biraz altından. Adamın bacaklarının arasından kumaşa çakılmış kabaralardan birinin de eksik olduğunu görüyor. Bu kumaşı iyi hatırlıyor. Çok daha küçük bir çocukken bu kumaşın desenlerinin üzerinde parmağını dolaştırıp hikâyeler düşündüğü zamanı hatırlıyor. Eğer bir gün hikâyelerini bir kitapta toplayabilirse, kitabın kapağında bu kumaşın resminin olmasını istiyor. Bunun mümkün olup olmadığını bilmiyor, bir kitap nasıl çıkartılır bilmiyor. Yazar olursa kitabın kapağına da o karar verebilir mi, hiç bilmiyor. Hikâyelerinin hepsi bu ülkede geçiyor; bu ülke de bu kumaş, her şey burada olup bitiyor. Koltuğun ahşap ayrıntılarını fazla süslü ve biraz da eski usul buluyor. Bunların neyse ki bu ülkeyle bir ilgileri yok, sınırlar onlar, ülkeye değmiyorlar bile. Bu sınırların bu ülkeyi bir arada tuttuğunu biliyor, bunu önemsemiyor, onları görmemezlikten geliyor, onları sevmiyor. Eksik kabarayı, istese giriş kapısının oradaki sehpanın üstündeki hasır kutudan bulabilir. Orada olduğunu bilmiyor, orada olabileceğini biliyor. Bu evden böyle bir şey kaybolmaz, yanlışlıkla elektrikli süpürgeye yem olmaz böyle şeyler. Kabaralar akıllıdır, kendilerini iyi saklarlar. Diğer kabaralar ki belki 100 kişiden fazlalar, ona bağırmışlardır: “Yuvarlan, yuvarlan, abajurun ışığına kadar yuvarlan, orada seni bulurlar!” Bütün kabaralar, girişteki sehpanın üstündeki hasır kutuyu bilir. Oraya gidip de geri gelen olmamıştır, yine de orayı bilirler. Kabara ordadır, diye düşünüyor, muhakkak oradadır.

Koltuğun arkasında kitaplık var. Sanki tam da kitaplara göre ayarlanmış gibi rafları var. Bazı raflar aynı hizada bile değil. Kitaplığı yapan bunu sorun etmemiş. Haklı olarak kitapları önemsemiş. Orası kitaplara ait, orada çok huzurlu ve mutlu görünüyorlar. Böyle soğuk bir kış gününde insan olmak yerine kitap olmayı tercih edeceğini düşünüyor. Kitapların durduğu o kuytu yerleri çok seviyor. Onlar hiç yalnız kalmıyor, hep birlikteler. Birlikte oldukları için karanlıktan da korkmuyorlardır, diye düşünüyor. Üstelik geceleri sokak lambasının ışığı da tam buraya geliyor. Rafların birinde bir kalemlik var. Kalemlik de değil aslında, bir kavanoz veya bir şeyin kabı, içinde birkaç kurşunkalem duruyor. O kabı koklasa içi sedir ağacı kokuyordur, bunu biliyor, birkaç kere yapmışlığı var bunu daha önce. Sedir ağacından mıdır, yoksa kalemlerden mi bilmiyor, bu koku onu sakinleştiriyor, mutlu bir sakinlik veriyor ona. O zamanlarda daha çok okumak, daha çok yazmak istiyor. Kalemliğin yanında bir yüksük duruyor, ipliklerin, düğmelerin olduğu kutunun önünde. Kutunun kapağının arasından mezuranın sarı yüzü görünüyor. Yüksük abajura küsmüş gibi, hiç ondan tarafa bakmıyor, biraz içine kapalı bir hâli var. Abajurun dibinde çerçeveler var, eski güzel resimler. Resimlerin bir tanesinde bu koltuk, kitaplık ve abajur da görünüyor. Koltuğun kabaraları tam daha o zaman, gençlik yılları belli ki.

Bugün okuldan eve yürürken hava çok soğuk ve rüzgârlıydı. İncecik bir yağmur yağıyordu. Yürürken etrafına çok dikkat ediyor, gördüklerini unutmamaya çalışıyor. Bazılarını eve gelince, şimdiki gibi tekrar gözünün önüne getirmeye çalışıyor. Kimi zaman unutmamak için onları defterine yazıyor veya bazen resimlerini çizmeye çalışıyor. Bu resimli notların yanına, o an hissettiklerini yazıyor, burnuna gelen bir koku varsa onu, bu sahneye yakışan bir melodi geldiyse aklına, onu not ediyor. O anları bozulmadan saklamak istiyor. Bunları bir gün kumaş deseni kapaklı kitabında toplayacak, bunu çok istiyor. Bazen, aslında bunları sadece biriktirmeyi sevdiğini düşünüyor, yazma hayali işin bahanesi belki. Her gün aynı yolda, o kadar çok sahne görüyor ki hepsi de ona çok özel ve bulunmaz geliyor. Hiç canı sıkılmıyor, biraz zaman bulunca defterini açıp not aldıklarını okuyor, bazen ona yaşadıkları fazla geliyor, bunların hiçbir zaman bir kitaba sığmayacağını düşünüyor. Sanki o gördükleri sadece ona görünüyorlarmış gibi geliyor. Çünkü onlara kimse dönüp bakmıyor. Kimse doğru düzgün etrafına bile bakmıyor, diye düşünüyor. Bugün gördüğü aklından çıkmıyor. Yağmurda yürürken hep sokaktaki mazgallara bakıyor, yağmurlu havalarda tüm şehrin hikâyeleri yağmur sularına kapılıp mazgalların başında birikiyor. Ufak tefek hikâyeler mazgalların arasından akıp yok oluyor, fakat şöyle dişe dokunur cinsten olanları mazgalların başında birikiyor. Onlara hiçbir zaman dokunmuyor, onlara sadece bir süre bakıyor, onları aklına kazımaya çalışıyor ve yoluna devam ediyor. Başkalarının da onları geçerken görmesini diliyor, kimi zaman kısacık duraksayıp, dönüp arkasına bakıyor, gelenler görecek mi diye merak ediyor. Kimse bakmıyor, kimse okumuyor onları, hatta bugün şık bir hanımefendi neredeyse üstüne basacaktı.

Abajurun yanında birkaç içki şişesi duruyor. Hepsinin yarıdan fazlası dolu. İçki şişelerinin yanında küçük bir şişe var. O bir parfüm şişesi, boş, yıllardır boş o şişe. Camın üstünde kabartma arılar var, süslü, şık bir şişe. Onun yanında bir cımbız ve küçük, oval, gümüş bir ayna var. Onlar her zaman burada durmuyor, yeni gelmişler, gece bastırmadan da kendi evlerine dönerler. Çok küçükler, vakitlice dönmezlerse büyükleri endişelenir. Gülüyor, bunu not etmesi gerektiğini düşünüyor, bu tür birkaç eğlenceli satır olmalı. Bir kısmı aynanın altında kalmış bir kasa fişi var, üstünde de gözlük. Kasa fişini merak ediyor. Kasa fişleri küçük hikâye kitapları gibidir, diye düşünüyor. Onu ne zaman alışverişe gönderseler, alışveriş arabalarının içinde unutulmuş kasa fişlerini ve alışveriş listelerini toplar, eve gelince inceler. Onların her biri bir kahramandır. Kitabını yazarken, kitapta adı geçmese bile o kahramanının alışverişe gittiğinde neler aldığını bilmek istiyor. Bir hikâyenin kahramanı ancak o zaman tam bir kahraman olabilir diye düşünüyor. Kasa fişleri o açıdan daha çok bilgi barındırıyor. Kimse alışveriş listesine ne marka diş macunu kullandığını yazmıyor; diş macunu yazıp geçiyorlar. Ya da ekmek, kaç çeşit ekmek var, kimse bunun detayını yazmıyor. Kasa fişi öyle değil, orada her şey belli. Ama alışveriş listeleri de el yazıları yüzünden çok bilgi veriyor. Kahramanın bu kadar basit bir liste hazırlarken imla hatası yapmasını istemiyor. O kadar çok imla hatası olan alışveriş listesi var ki bu özellik birini gerçekten bir romanın kahramanı yapmaya yetebilir ve iyi bir el yazısı da doğal olarak. İnsanların sözcükler konusunda çok umursamaz olduğunu düşünüyor; onları değersiz görüyorlar. Alışveriş listeleri alt alta yazılmış sözcükler değiller hâlbuki. Birkaç satır başka bir şey yazarlarken daha özenli olduklarını umuyor. Fakat bir alışveriş listesi birçok kısa hikâyeden daha fazlasını anlatabiliyor. Onları böyle okumayı çok seviyor.

Birden tekrar bugün gördüğü sahneyi düşünüyor, hâlâ yerinde durup durmadığını merak ediyor. Hava çok yağışlı ve rüzgârlı, başka bir mazgala gitmiştir, diye düşünüyor. Onu almadığı için üzülüyor, onun olmayan bir şeyi alamaz, özellikle de bu bir hikâye ise. Yine de biraz üzülüyor; zaten son nefesini vermek üzereydi, diye düşünüyor, çok gücü kalmamıştı. Ne kadar parlaktı, diye mırıldanıyor.

“Sen beni dinliyor musun, neler düşünüyorsun sen yine?”

“Hiçbir şey” diye cevap veriyor, “hiçbir şey”.

fotoğraf: Emre Özgüder, Ocak 2022

Emre Özgüder, eşya, gündelik hayat, mazgal