Bir otel odası. Basit, sade. Balkonu var. Hava güzel. Perdelerin rengini hatırlamıyor. Yatak örtüsüyle aynı desende olabilirler, hatırlamıyor. Yatak başı, meşe bir pano, ortasında bir radyo gömülü. Radyo istasyonlarından bir devlet kanalını seçiyor. Sürekli müzik yayını yapan bir kanal. Bir pazar günü. Bir anne ve bir baba. Dünyanın en güzel günlerinden biri. Rüzgârdan balkon kapısı kapanıyor.
Bir vapur iskelesi. Kadın iniyor otomobilden, erkek arkasından bakıyor, sonra devam ediyor. Kadının hayatında ona onun istediği kadar bir yer olmadığını düşünüyor. Fotoğraflarda ona bir yer olmadığını anlıyor. Bu bir günde böyle olmadı, onu biliyor. Kendi hatası olduğunu biliyor. Kadın vapura biniyor, demir kapılar kapanıyor.
Toplantı odasının kapısı kapanıyor, görüşme başlıyor. Bu görüşmede konuşulacak sorunlardan çok rahatsız. Sessiz kalmaya çalışıyor. Ne kadar az konuşursa o kadar iyi olacağını biliyor. Bu yeni öğrendiği bir durum. Kendince buna “dinlemeyi öğrenmek” diyor. Konuşmanın sorun yarattığını biliyor. Toplantı odasındaki herkes konuşuyor. Sesini yükseltenler oluyor. O susuyor. Söylenen sözcükler, söylendikleri cümleden bağımsız, tavandan sarkan lambanın içine tıkışıyor sinekler gibi, rastgele ve bağlamsız. O, onları izliyor ve yeni cümleler kuruyor. O aslında orada değil. O hiçbir yerde değil. Aklında tek bir soru var, buraya nasıl geldiği. Yol çıktığında aklında olan bu değildi.
Tuvalete giriyor, kapıyı kapatıyor. Duvara dayanıyor. Sonunda tek başına kaldığı için kendini daha iyi hissediyor. Tavana bakıyor. Soluk bir ışık tavanda. Etrafına yapışmış rastgele sözcükler. Kimileri birbirinin zıttı. Derin nefes almaya çalışıyor. Orada ölmek istemiyor. Ölmeyeceğini biliyor, ancak ölecekmiş gibi hissediyor. Bunun önüne geçmek çok güç onun için. Tam da şu an çok zor. Duvardaki seramikleri sayıyor. Ağlamak istiyor. Bunu son zamanlarda hep çok hissediyor, nedenini hem biliyor hem de tümünü tam bilmiyor.
Bahçe kapısını kilitliyor. Bir gün daha sona eriyor. Herkes yatmış. O, kendi başına artık. Tüm arzuları, yapamadıkları ve uzaktakilerle baş başa. Kafasını avuçlarının arasına alıp düşünüyor. Kafasını kapatamıyor. Yaptığı hataları düşünüyor. Düşünmek hataları geri almıyor. Belki, iyi bir olasılık, bir daha yapmamasını sağlayabilir, onu biliyor. Daha iyi biri olmak istiyor. Olamıyor, sürekli kapanan kapılar var önünde ve ardında. Her kapıdan geçtiğinde önüne yeni bir kapı çıkıyor. Ne yapacağını çok iyi bilmiyor. Uyuyor. Uyku değil o. Kendini yarına kadar yok ediyor, başka bir çare bilmiyor.
Asansörün kapısı kapanıyor, yukarıya çıkmaya başlıyor. Çok fazla zamanı yok yukarıya çıkana kadar. Aynada kendine bakıyor. Birden şaşırıyor, orada ne işi olduğunu bile tam olarak bilmiyor. Yukarıya çıktığını biliyor, hepsi bu kadar. Tavana bakıyor, aydınlatmanın etrafına. Sözcükler yapışmış. Birçoğu uyduruk laflar. O, kendi aklından geçenlerin de oraya tutunacağını düşünüyor. Aklından çok bir şey geçirmemeye çalışıyor. Kafasını kapatamıyor, asansörde bile. Birkaç sözcük lambaya düğümleniyor. Sözcüklerine veda ediyor. Onları engellemek istiyor, ancak yapamıyor.
Beşinci kata geliyor, kapı açılıyor. Aynada kendine bakıp iniyor.
Kapı açılıyor, asansöre biniyor. Karşısında sadece kendisi, aynada. Aşağıya inmeye başlıyor. Kurtulduğuna sevinmiş, her şeyin arkasında kalmış olmasından duyduğu, gereksiz ama gerçek bir his var. Aydınlık başka sözcükler var. Hiçbir sözcük uyduruk değil, hepsi gerçek. “Ben” diyor, “bütün bu sözcükleri biliyorum. Onları” diyor, “ben konuşuyorum, o yüzden varlar”. Aklından birçok sözcük geçiyor. Aşk, sevgi, saygı, pişmanlık, akılsız, dert, güçlü, hikâye… Vedalaşmadan iniyor asansörden, memnun. Her laf yapışsın istiyor buraya. Okuyan, anlayan olursa diye. Asansörden iniyor. Asansör, sözcükleri emip tavana topluyor. Asansör memnun. Her şey yolunda.
Bahçe kapısını açıyor. Yeni bir gün başlıyor. Hava puslu. Bugün de arzuları var, şimdilik kendi başına, birazdan herkes uyanır. Tüm hatalarını düşünüyor. Bunu geri sarmanın keşke bir çaresi olsa. Yok, onu biliyor. O kadarını öğrendi. Daha iyi biri olmak istiyor sadece, ancak o daha iyi biri değil ki maalesef, istemek de yetmiyor bazen. Niyet ve gerçek arasındaki yaylada salınırken geçen günler mi hayat dediğimiz sayılı gün, bunu düşünüyor. Cevabını biliyor, ancak uygulamıyor.
Tuvaletin kapısını açıyorlar. O, yere yığılmış. Kendinde değil. Ekip hemen tansiyon ve nabza bakıyor. Durum çok kritik değil. Konuşturmaya çalışıyorlar onu. Tokatlıyorlar. “Ben sıkıldım” diyor, “gerçekten çok sıkıldım. Bu duvardaki 122 seramikten de her şeyden sıkıldım” diyor. Ekipten biri duvara bakıyor, “Evet, seramikler birbirinin aynısı ve bu tekrar bir hayli sıkıcı olabilir, herkes açısından. Kendinize gelin de buradan kurtulalım bir an önce, evet, çok sıkıcılar” diyor. O, ekipteki bu gence bakıyor. Gözlerini kapatıp, “Değil mi, çok sıkıcılar değil mi?” diyor. Sonra sedyede sadece tavanı izleyerek hızlıca yol almaya başlıyor. Tavan bir ömür gibi akıp gidiyor yukarıda, kapılar açılıyor, kapılardan geçiyorlar. Tekrar gözlerini dikip adama, “Çok sıkıcı, değil mi?” diye mırıldanıyor. Sözcükler beceriksiz dudaklarından dökülüp yukarıda lambaların etrafında buluşuyor.
Toplantı odasının kapısı açılıyor. “Duydunuz mu olanları?” diyor. Bir şeylerin yolunda gitmediği belliydi. Bir sandalyeye oturuyor, onun normalde oturduğu sandalyeyi işaret ederek, “Son toplantıda derdini anlatmaya çalıştı, duyamadık sesini” diyor. Herkes önüne bakıyor. Toplantı odasının kapısı açık kalıyor. Tavandan sarkan lambanın etrafında toplanmış sinekler birer ikişer kapıdan koridora yayılıyor. Işık sönükleşiyor.
Vapur iskeleye yanaşıyor. Halatlar bağlanıyor. Yolcular iniyor, demir kapılar ardına kadar açık. İnenler kendilerini karşılamaya gelenlere bakıyor. Biri uğurladığı birinin ardından bakıyor, onu görmüyor, denizi görüyor, uçsuz bucaksız görünüyor ona. Kalabalık dağılıyor. Bir kişi kalıyor açık kapının önünde, etrafına bakıyor ve yürümeye başlıyor. Koşarak biri geliyor, ona sarılıyor. Gözlerini kapatıyor. Denizi görmüyor, onu da görmüyor, hiçbir şey görmesi gerekmiyor. Sadece çok tanıdık bir omuz, kokusunu içine çekiyor. Bir derin nefes daha alıyor. Sadece nefes almak istiyor.
Rüzgârdan açılıyor balkon kapısı ardına kadar. Otel odasına yaz doluyor. Duvarlar patlayacak kadar yaz doluyor odaya. Perdeler tavana yapışıyor. Söylenmemiş sözcükler, beyaz perdeler –beyaz olduklarını hatırlıyor şimdi– birbirlerinin içinden geçiyor. Dünyanın en güzel günü. “Sana” diyor, “bir şey söylemek istiyorum”. “Söyle” diyor. “Söyleyemiyorum” diyor. “Söylemene gerek yok” diyor. “Beyaz perdeler hepsini söyledi.” Rüzgâr diniyor, balkon kapısı açık kalıyor.
Dünyanın en beyaz günü.