fotoğraf: Emre Özgüder
Ben Kalıyorum

Koltukta oturuyor, daha çok koltuğa çökmüş gibi. Elleri hareketsiz, yanlara sarkmış, dökülmüş gibiler. Başı öne eğik, seyrek nefes alırken biraz yukarı, aşağı oynuyor dikkatli bakınca. Kuru ağlıyor. Gösterişsiz, fakat güçlü ve gerçek, gözyaşı yok.

Pişman ama herkes kadar sadece. Kendine acıyor, bahanelerini sıralıyor. Kötü niyetli olmadığını anlamak çok zor değil, fakat bu kimseye yetmiyor. Kaygılı, artık böyle devam ettirememekten korkuyor. Korkuyor ama herkes kadar sadece. Çaresi var mı bilmiyor, olması gerektiğine inanıyor. Fakat şimdilik sadece kendini savunuyor, herkes kadar. Bu, koltuğa yıkılmış hâlinden sıyrılmadan, çare bulması zor, biliyor, ancak şu an gücü buna yetmiyor. Yorgun, onun yaşındaki herkes kadar yorgun. Yaşam çoğunlukla şimdiki zamanların toplamından daha sorunlu. Bunu anlıyor, yorgunluk bunun yorgunluğu. Ağlıyor ama görünmüyor. Bugüne kadar başına gelenlere değil, bugün geldiği yere ağlıyor. Güneşin doğuşu batışı bir değil, ektiğinin bu olduğunu bugüne kadar bilemediği için ağlıyor. Tarla boş ve zavallı görünüyor ona. Artık avucunda tohum kalmadığı bir öğlen vakti, tarla ona bakıyor, o tarlaya. Tarla o kadar boş ki “Dönüp arkamı gitsem buralardan” diye düşünüyor. Sanki bu tarla hiç olmamış gibi, hayat bu kadar sürmemiş gibi. Bugüne kadarki emeğine acıyor, o yüzden burada kökleniyor. Bağı bir adım kadar, bir adım uzaklaşsa kalmıyor. Gökyüzüne bakıyor, yağar mı diye. Yağmıyor ama esiyor, belli, bir yerlere yağıyor, bu onun rüzgârı.

Giden, yolun sonunda gözden kaybolana kadar ardından bakıyor, el sallıyor. Sonra eli öyle havada kalakalıyor. Yavaşça elini indirip cebine sokuyor, yumruk yapıyor. Orada zaman öyle akıyor. Şimdi orada ne kadar durduğunu hatırlamıyor, yoldan geçenlerden biri ona her şeyin yolunda olup olmadığını sorana kadar öyle duruyor. Yoldan pek kimse geçmiyor. Hareket edemiyor, bilinci yerinde değil gibi. Aklı şu an olanları tam anlayamıyor, anladığı kadarının gerçekliğini kavrayamıyor. Birden oluşmuş gibi duran bu durum, ömür boyu yapılmış bir işlemin aniden son satırına gelmesi gibi. Son birkaç satırının hızına yetişemediği, tutup durduramadığı, eşittir işareti belirdiğinde sonuç çıkmadan az önce anladığı ve bu yüzden ona ani gibi görünen bir durum bu. Şimdi ne yapması gerektiğini bilmiyor. Hiçbir şey bilmiyor. Tek bildiği artık hayatta tek başına olduğu. Aklında sürekli bunu tekrarlıyor. Durduramıyor, sadece tekrarlıyor.

Böyle birkaç gün oturuyor kımıldamadan. Tek başına birisinin herhangi bir hareketine kimsenin ihtiyacı olmayacağını düşünüyor. Geçen bir yolcu uçağının sesini duyuyor. Ev bir kararıyor, sonra yine aydınlanıyor. Uçak güneşle evin arasından geçiyor. Gölge gerçek değil dolaylı. İlk defa açlığını hissediyor. Bu bir yaşam belirtisidir. İlk andan beri aklında bir bardak şarap ve bir sigara var. Bir türlü gücü yetmiyor, istiyor, bedeni cevap vermiyor. Parmaklarıyla kapalı gözlerine bastırıyor. Bunun adının görmek olmaması gerektiğini biliyor; gözlerine bastırınca mor, mavi, pembe ışıklı bir şeyler beliriyor. Belki onları görmüyor, belki onlar aklında oluşuyor, belki de görüyor onları. Çocukluğundan beri bunların resimlerini yapmak istiyor, bir türlü yapamıyor. Bunların gözlerine bastırınca bir tek ona mı gözüktüğünü bilmek istiyor. Yoksa herkes mi görüyor bunları?

Küçük bir çocukken, odasında yatağının sol tarafındaki duvara bir yastık koyulduğunu hatırlıyor. Belki kafasını çarpmaması için, belki duvardan soğuk gelmesin diye. Kenarları fistolu bir yastık. Çocukken de tek başına olduğunu hatırlıyor. Geceleri. Özellikle de hastalanıp ateşlendiğinde. Öyle zamanlarda gördüklerinin de resmini yapmayı düşünüyor hep. Hiçbir zaman yapamıyor. Yaptığı resmin, gördüklerine, sayıkladıklarına benzemeyeceğini biliyor. Gece yarısı, ilacı verilirken, o başucu lambasının ışığının ne kadar aydınlık olduğunu, ağzına uzatılan kaşıktaki şurubun pembesi çok vişneçürüğü renginde ışığın nasıl yansıdığını, sahte kokusunu, yapışık tatlılığının resmini yapamayacağını düşünüyor hep. Denemiyor hiç, emin. Kırk derece ateşin yastıktaki kokusunu nasıl resmedeceğini bilmiyor. Korkuyor. Korkuyor olmazsa diye ve denemiyor. Küçük bir çocukken, aynaların önlerinde olup biteni kayıt ettiğini düşündüğünü hatırlıyor. Hayat dediğinin belki de ona gösterilen bir sinema filmi olduğuna inandığını hatırlıyor. Gerçeklerle baş edemiyor. Gerçekler, gerçek bu denen her şey onu korkutuyor. Yıllar sonra bugün, günlerdir kımıldamadan oturduğu koltukta, tek başına, hiç olmadığı kadar tek başına, tam bir korkak olduğunun farkına varıyor. Çocukken, nasıl da hikâye pek de istemediği gibi gittiğinde okuduğu kitabı o anda kapatıp devamını okumadığını hatırlıyor. Pollyanna’yı bile sonuna kadar okuyamadığını hatırlıyor. Gerçek onu yoruyor. Bilmek istemiyor, işlerin sarpa sarmasını sevmiyor, onlardan mümkünse kaçınıyor. Kendini bu anlamda biraz zayıf ve fazla kırılgan buluyor, ancak asıl mesele tüm bunların toplamında bugün geldiği, vardığı nokta olduğunu biliyor. Sonunda tek başına kaldığını biliyor şimdi. İlk günkü gibi, çocukluğunda olduğu gibi.

Bu büyük bir sorun mu, diye düşünüyor. Sorun, bu kendince kurduğu düzeni ölene kadar devam ettirememiş olması mı, diye düşünüyor. Şimdi, zaten ölmeye bu kadar da az zaman kalmışken, bir adım atıp, tarlayı olduğu gibi bırakıp, hiçbir şeye yürümek ona zor geliyor. Umut. Umudunu hiç kaybetmediğini hatırlıyor. Buraya da böyle geldiğini biliyor. Bugün neden tüm bunların birden, yolun ucundan gözden kaybolup gittiğini anlamaya çalışıyor.

Şans. Şans umut kadar önemlidir, bunu düşünüyor. Çocukken, eve gelen bir terzi kadın vardı, çocuğu hastaydı, öleceği söyleniyordu. O, çocukken kimse ölsün istemiyordu, hele bir çocuk ölsün hiç istemiyordu. Yine dikiş günlerinden birinde “Ölmeyecek” demişti. Annesi ve terzi kadın birden dönüp ona bakmıştı. Terzi tam sabunla etek boyunu işaretliyordu. “Ölmeyecek, merak etmeyin” diye tekrar etmişti. İnce, kuru sabun, terzi kadının elinden kayıp yere düşmüştü. En ince tarafından yeni ay kadar bir parça kopup yerdeki kumaş parçalarının arasına saklanmıştı. Terzi kadın o sırada yere çömelmiş olduğu için aynı hizadalardı, dönüp ona bakmıştı. Gözünden bir yaş kayıp yanağından, çenesindeki benin etrafından dolaşıp yere damlamıştı. Terzinin oğlu iyileşti. Şanslıydı. İlk o tahmin etmişti. Tahmin etmemişti, böyle olmasını istemişti, şanslıydı ve öyle olmuştu. O gözyaşının yerdeki mulaj kâğıdının üstüne damladığı anı, çıkardığı sesi, hâlâ çok iyi hatırlıyordu. Bugüne kadar şansı hep yaver gitmişti. Terzinin beyaz sabununun kokusu geliyor burnuna, temiz ve şanslı ve umutlu.

Sonunda kalkıyor ayağa. Tezgâhın üstündeki şişeyi kaldırıp ışığa tutuyor, içinde şarap kalmış mı bakıyor; şanslı. Bardağa koyuyor, sigarayı dudaklarının arasına sıkıştırıyor. Tekrar koltuğa oturuyor. Sabah, gün ışığı yeri aydınlatıyor. Bir çalışkan karınca bulduğu bir şeyi taşıyor, telaşlı, korkuyor. Hayatında ilk defa sonunu sevmeyeceği bir öyküyü sonuna kadar okumaya karar veriyor, korkmuyor, korkacak bir şeyi kalmadığını düşünüyor. Lanet olası bir sazın en ince teli kadar tek başına işte.

Tarlanın ortasında duruyor. Elleriyle ceplerini karıştırıyor, bulduklarını, birkaç tütün parçası, ne olduğu pek de belli olmayan başka şeyler; onları tarlaya savuruyor. Biriktirdikleri bu kadar, tarla da çok büyük sayılmaz zaten. Bir yolcu uçağı geçiyor, görünmüyor bulutlardan. Hava kararıyor, bu bir gölgeden fazlası. Aynı mulaj kâğıdının üstüne düşen gözyaşı gibi bir ses geliyor. Ses tekrarlanmaya başlıyor. Kafasını kaldırıyor gökyüzüne bakıyor. Aynı, “Ölmeyecek” dediğinde ayakta duran annesinin yüzüne baktığı gibi. Yağmur başlıyor. Büyüklerin yanında, kendini tutamayıp da bir laf ettiğinde ilk iş annesinin gözlerine bakardı çocukken, onu hatırlıyor. Annesi bir mimikle onaylayıp onaylamadığını belli ederdi. O gün terzi kadından çok daha fazla ağlamıştı. Onun gibi bir yağmur başlıyor. Damlalar düşüyor ve düşüyor ve düşüyor ve düşüyor.

Emre Özgüder, hayat