fotoğraf: Emre Özgüder
Bulutlar

Çocuk ilk defa böyle bir hikâye dinleyecek. Yaşlı adam ellerini ovuşturuyor, heyecanlı; belli ki bu hikâyeyi o da ilk defa anlatacak. Yanında götürmek için değerli bir hikâye, çok da zamanı kalmadığını biliyor.

“Polislerin polisleri bile tutukladığı karışık zamanlardı” diye başlıyor anlatmaya, yaşlı adam eski bir komiser.

“Bir öğlen zamanı, genç bir adamı getirdiler. Yakışıklı bir genç, suratından belli, bir günahı yok. Fakat o zamanlar karışık zamanlar, günde belki 50 kişiden fazla getiriyorlar. Deniz kıyısında küçük bir kasaba için bu korkunç bir rakam. Karakolda bu kadar adamı tutacak yer yok, küçük bir kasaba karakolu nihayetinde. Dosya açılıyor, aylar sürüyor bir işlem yapılması, yer yok. Kalabalık kızgın. Bu delikanlıyı yerler, harcarlar burada, diye düşündüm. Oradan çıkamazdı sağ. Kalem tuttuğu belli çok zarif parmakları vardı güçlü ellerinde. Yakını olup olmadığını sordum. Sigara içtiğini söylemekle yetindi, kimsesi yoktu. Çekmecemi açıp baktım, sigaram vardı. Zor bulunuyordu o zaman. Bana kalsa salıvereceğim, ancak bunun hesabını sorarlardı bana. Orada da tutamazdım, onu bulamayacağım bir yere gitmesine de izin veremezdim. Hâlinden tavrından, aslında bıraksam, ne zaman istesem onu evinde bulacağımı anlıyordum, fakat riskli bir işti bu. Biraz beklemesi gerektiğini söyledim. Kaygılanacak bir durum olmadığını da. Yağlanmış saçları alnına düşüyordu, hâli vakti yerinde biri gibi değildi. Çok koyu mavi gözleri pırıl pırıldı, güzel bir gençti. Zarif bir boynu, çıkık köprücük kemikleri vardı. ‘Sigara’ diye hatırlattı. Çekmecemden bir paket verdim. Köşedeki pencereyi işaret ettim. Gidip orada sigarasını yaktı kibritiyle. Gökyüzüne doğru üfledi dumanını. Kıstı gözlerini, bulutlara baktı. Sahildeki balıkçıyı aradım. Sandalı sordum, balıktan yeni dönmüştü. Kısa bir süre sandala ihtiyacım olduğunu söyledim. Kayalıklardaki deniz fenerine mi gideceğimi sordu. ‘Evet’ dedim. O fenere çok giderdim akşamüstleri. Balıkçının sandalını alır giderdim, dönüşte balıkçıya uğrar birkaç kadeh yuvarlardık. İçki de o ara zor bulunuyor, ben bulabiliyorum tabii. O zaman daha anneannenle tanışmıyoruz, gençlik hâli işte. Bir yandan da kafamda bir plan yapıyorum, dikkat çekmeden bu işi nasıl çözerim diye. Çalmamasına rağmen telefonu açtım, yüksek sesle ‘Burada, yanımda, tabii, emredersiniz’ gibi bir şeyler söyledim, hızla ayağa kalktım, yanına gittim, ‘Gidiyoruz’ dedim. ‘Korkma’ diye fısıldadım kulağına. Koluna girip hızla onu arabaya doğru götürdüm, bindik, sert bir manevrayla yola çıktık. Aynadan arkaya, karakola baktım. Bu o kadar sıradan bir durumdu ki kimse dönüp peşimizden bakmadı bile. O da bir şey sormuyor. ‘Merak etmiyor musun?’ diye ben sordum. Umurunda olmadığını söyledi. Kimsesi yoktu, kaybedecek bir şeyi de yoktu. Durumu anlattım, onu kayalıklardaki deniz fenerine götüreceğimi, oraya bırakacağımı anlattım. Ortalık sakinleşene kadar en azından. Bir itirazı olmadığını söyledi. Sonra bir ara vitesin üstündeki elimin bileğinden kavrayıp teşekkür etti. Uzun lafın kısası, onu deniz fenerine bıraktım. Yanına sigara verdim, yoldan yiyecek içecek bir şeyler aldım, bir şişe de şarap, bizim kasabada yapılanlardan. Onu o kayalığa bıraktım; uğrayacağımı, yer olmadığı için burada tutuklu olduğunu söyledim. ‘Hepimiz tutukluyuz’ demekle yetindi, tekrar teşekkür etti. Sandala binip geri döndüm. Balıkçıya uğradım. Birkaç kadeh içtik. Bana bir sorunum olup olmadığını sordu. Karakoldaki yoğunluğu, karmaşayı anlattım, yorgun olduğumu, becerebilirsem her gün kayalıklara gitmeyi düşündüğümü söyledim. Balıkçı benim çocukluk arkadaşımdır. Beraber gittik okula, yan yana otururduk sınıfta. O bir balıkçının oğluydu, ben de bir memur çocuğu işte. Ben hep bir balıkçı olmak istedim, o da bir komiser, hayatlarımız böyle geçti.”

Yaşlı adam duraksıyor. Kafasını kaldırıp çok da yüksek olmayan tavana bakıyor, gökyüzünü görmeyi umuyor orada, bulutları. İsterse bazen görüyor da orada bulutları. Gözleri biraz nemli. Belli, çok özlüyor o günleri. Sokaktan bir çığlık ambulans geçiyor, yaşlı adam irkiliyor, biraz korkuyor. Çocuğa bakıyor. Çocuk, hikâyenin devamını bekliyor.

“Ertesi gün ilk fırsatta onun yanına gittim ve sonraki günler de. Dost olduk. Ona kasabadaki, memleketteki gelişmeleri anlatıyordum. Onu orada alıkoyduğum için huzursuzdum. Çok yakında her şeyin normale döneceğini söylüyordum sürekli. Mevcut durumdan bir şikâyeti olmadığını söylerdi. İkimizde buna inanmayı tercih ederdik. Günler geçtikçe çok yakınlaştık. Birbirimize her derdimizi anlatıyorduk, birbirimizi iyi tanıyorduk artık. İlk gün onun hakkında düşündüğüm hiçbir konuda yanılmadığımı yüzlerce kere doğrulama şansı buldum. Ben de onun gibi olmak istiyordum. Balıkçıdan farkı, o benim gibi olmak istemiyordu. Hâlinden memnundu. Benden resim defteri ve suluboya istedi, fırça da tabii. Kasabadaki şartları biliyordu, ‘Bekle, bir sebep bulur vilayete inerim, oradan alırım’ dedim ona. Heyecandan boğazımın kuruduğunu hatırlıyorum. Birkaç gün sonra gerçekten de bir vesile oldu, vilayete gittim. Bütün gün araştırdım, sordum soruşturdum, en iyi kırtasiyeyi bulup istediklerini aldım. Bütün maaşıma yakın bir para tuttu, mutluydum ama. Ertesi gün akşamüstünü zor ettim, sandalla gittim, verdim. Çok sevindi. İlk defa o gün birbirimize sarıldık. Bana teşekkür borçlu olduğunu fısıldadı kulağıma. Nefesi o gündür bu gündür kulağımda, hiç gitmedi. Ne yapacağını sordum, söylemedi o gün.”

Çocuk, onu hâlâ görüp görmediğini soruyor, “Özlüyor musun onu çok?” diye soruyor. Yaşlı adam arkasına yaslanıyor, yine tavana bakıyor, ardındaki gökyüzündeki bulutlara.

“Çok, çok özlüyorum, onu özleyerek öleceğimi de biliyorum. O, bulut resimleri yapmaya başladı. Gerçek bulutlardan daha samimi bulutlar resmediyordu, yumuşacık bulutlar. Özgür bulutlar, üzgün olmayan, aşk anlatan bulutlar. O zaman ona âşık olduğumu daha iyi anladım.”

Durup çocuğa bakıyor, bu son cümleden sonra onun ne tepki vereceğini merak ediyor. Çocuk yerde bağdaş kurmuş, yere bakıyor. Sonra kafasını kaldırıp yaşlı adama bakıyor, nemli gözlerle. “Devam et, lütfen” diyor.

“İlişkimiz böyle birkaç ay sürdü. Mutluyduk, birbirimizi seviyorduk. Bulutlar çok güzeldi. Özgürdük. Özellikle ben hayatımda hiç olmadığım kadar özgürdüm onun yanında. Sonra memlekette işler düzelmeye başladı, ortalık sakinleşti. Tüm o dönem tutuklananlar serbest bırakıldı. Bunu saklayamazdım, ona anlattım. ‘Geri dönebilirsin artık’ dedim. Hayatından memnun olduğunu, mutlu bir yaşamı olduğunu söyledi bana; bir değişiklik istemiyordu. Her şey yoluna girmesine rağmen, biz bir süre daha böyle devam ettik hayatımıza. Kış yaklaşıyordu. Sonra benim vilayete tayinim çıktı. İstifa ettim. Kabul edilmedi ve görüşmek için vilayete çağırdılar, gittim. Vali ile görüştürdüler. Çok parlak bir gelecekten söz ettiler. Memur çocuğu olduğum için olsa gerek, beni ikna ettiler. Döndüm, durumu anlattım, ‘Sen bilirsin’ dedi. İki gün kayalıklarda kaldık; balıkçının kızının düğünü vardı, sandala ihtiyacı yoktu. Sonra beraber kasabaya döndük. Evine bıraktım onu, ana babasının evi, biraz kasabanın dışında. Sarıldık, vedalaştık. Geri geleceğimi söyledim. Ne o ne ben inandık bu dediğime. Çıktım oradan, arkama bakamadım. Ertesi sabah erken vilayete gittim, yeni işime başladım. Onu hiç unutmadım. Birkaç ay sonra gittim kasabaya, onu aradım. Evi barkı satıp gitmişti, bulamadım onu. O günden beri de hiç görmedim.”

Çocuk doğruluyor, yaşlı adamın ıslak yanağından öpüyor, teşekkür ediyor. “Ben” diyor, “şimdi bir telefon edeceğim ve sonrasında hep kayalıklarda bir deniz fenerinde yaşamak için çantamı hazırlayıp yola koyulacağım.”

aşk, bulut, Emre Özgüder, öykü