Emre Özgüder izniyle
Olsun Oğlum

“Hatırlar mısın?” Böyle başlıyor kendi kendine konuşmaya.* Odanın diğer ucunda cılız bir lamba, evde kimse yok. Dışarısı karanlık ve soğuk. Elinde bir fotoğraf var, soluk. Yorgun ve bitkin. Çaresiz bir hâli var, başı önüne eğik, her zamanki sandalyesinde. Kelimeler, fısıltı, ağzından çıktığı anda dökülüyor, kucağına, küllerin arasına. Eliyle şöyle bir süpürüyor onları ayaklarının dibine. Sağ ayağı sol ayağının üstüne, ucuna iliştirilmiş, ayakkabıları kirli ve eski. Yer, beyaz boyalı. Küller ve kelimeler görünmüyor yerde. Bir eliyle çenesini sıvazlıyor. Tıraş olması lazım bir ara. Belki de hiç şart değil. Bahçeden sert bir rüzgâr geçiyor, ona el sallıyor. İrkilip manolyaya bakıyor. Manolya, rüzgârla yapraklarında biriken yağmur damlalarından kurtulduğu için daha huzurlu şimdi. Küller ve kelimeler gibi yağmur damlaları da ıslak toprakta görünmüyor.

“Hatırlar mısın?” diyor kendi kendine, “Bir akşam annemle terziye gitmiştik. O saatte annem neden evdeydi, çalışan bir kadındı o? O saatte evde olmazdı. İzin almış olmalı. Bir düğün, nişan varmış demek ki bir elbise gerekiyormuş.” Ağlayacakmış gibi gözlerini kısıyor, kendi kendine mırıldanmaya devam ediyor, sesi titriyor, ıslanmış bir kedi gibi. “Terziden aceleyle çıkmıştık. Kar bastırmıştı.” Omuzlarını oynatıyor, üşüyormuş gibi. Hızlı hızlı yürüyorlar annesiyle. Annesi endişeli. Kar çok sert ve hızlı. O, küçük daha. Annesi onun elini tutuyor sıkı sıkı. Patikanın başına geliyorlar, buradan aşağı inerlerse sonra yolları düz eve kadar. Patika, alçak bir duvarın dibinden inen dar bir yol. O, bir sokak değil. İnsanların kestirme olduğu için gide gele açtığı bir yol. Yokuş aşağı inmek zor karda. Kar kuzeyden yağıyor. Duvarın diğer tarafı daha korunaklı. “Hatırlar mısın, anneme ‘Gel duvarın diğer tarafına geçelim’ demiştim.” Anne duvarın üstüne oturuyor, kucaklayıp onu duvarın öbür tarafına geçiriyor. Anne o zaman genç, duvarın üstünde dönüp o da diğer tarafa geçiyor. El ele tutuşuyorlar, o kadar sıkı tutuyor ki annesi elini, canı acıyor. Hızla yokuş aşağı yürümeye başlıyorlar. Eve varıyorlar. Annesi onu hemen soyup sıcak banyoya sokuyor. Biraz sonra baba eve geliyor. Anneyle birbirlerine sarılıyorlar. Baba, paltosunu çıkarıyor, silkeliyor. Karlar karoların üstüne dökülüyor; su damlalarına dönüşüyorlar. Anne yemek masasının üstündeki lambayı açıyor, damlalar inci taneleri gibi parlıyor. Sofraya oturuyorlar.

“Hatırlar mısın?” diye fısıldıyor kendi kendine, “Babam ‘Bir macera yaşamışsınız’ demişti.” Anne uzun süre, çorbanın dumanı savrulup da içilebilecek kıvama gelene kadar, söyleniyor. Düğünden de elbiseden de şikâyetçi ve pişman, korkmuş belli ki. Baba onu sakinleştiriyor. Çorba, üçünün de içtiği en güzel çorba. Sofrayı topluyorlar, caddeye bakan pencerenin önüne toplanıyorlar. Yarın işimiz daha zor, diye düşünüyorlar.

Susuyor. Gözleri dalgın. Yüzlerce “Hatırlar mısın?” geçiyor aklından belli. Bazıları birbirine karışıyor, kimileri arada yok oluyor. Kimileri çığlık çığlığa ortada koşuşturuyor. Bazıları renkli. Bazıları bordo kadife.

“Hatırlar mısın?” diye soruyor kendisine, gözlerinde renkli bir tat var. “Hatırlar mısın, bir yılbaşı günü kapı çalmıştı. Siyah paltolu, uzun boylu bir adam, elinde bordo kadife kaplı bir kutuyla gelmişti.” Baba için bir yılbaşı hediyesi getiriyor. Bordo kadife kaplı bir kutu içinde vişne likörlü çikolatalar. En az 36 tane çikolata var içinde, hepsinin kendi bir yuvası var. Bir tane yese belli olacak. Kutuyu masanın üzerine bırakıyor, aklı çikolatalarda ancak. Odasına gidiyor, yeni bir oyun kuruyor, bulduğu rollere bölünüyor. Vakit geçmek bilmiyor. Kutuyu açıyor, bir tane çikolata atıyor ağzına. Bir tane daha ve bir tane daha. Her çikolatanın içinden her bir vişne ağzında dağıldığında gittikçe daha umursamaz oluyor. Dışarıda kar yağıyor, saatler geçiyor. Masanın başında oturuyor. Kutunun kapağı bir kenarda, bir eli üstünde, kadifeyi okşuyor bir yandan. Diğer elinde bir çikolata daha. “Hatırlar mısın, en mutlu yılbaşıydı o” diyor. O gündür bugündür, vişnedir mutluluğun adı. Vişnedir burun sızlamasının tadı.

Bacak bacak üstüne atıyor. Sağ ayakkabısının süetini eliyle silmeye çalışıyor. Leke çıkmıyor. Fotoğrafı eline alıyor, gözlüğünü takıyor, tekrar dikkatle bakıyor. Yutkunuyor. Kafasını kaldırıp beyaz tavana bakıyor, gözlerini yumuyor. Sadece yummuyor, iyice kısıyor, acıyla. Bir şekilde o günü iyi hatırlıyor.

O zaman çok küçük, yine de hatırlıyor.

“Hatırlıyor musun?” diyor ağlamaklı bir sesle kendi kendine. “Hatırlıyor musun, çok yürümüştün o gün, ayağın hep çok acımıştı. Sonra (babasının adını söyleyerek) yardım istemiştin ondan. Ağlamak üzereydin artık.” Baba durumu anlıyor, tahmin ediyor. Çömelip onun yanına, ayakkabısının sağ tekini çıkarıyor. Ters çevirip silkeliyor. Babanın dizine dayanmış duruyor, ayakkabısız ayağını yere değdirmeden. Yere küçük bir taş düşüyor ayakkabısından. O kadar küçük ki neredeyse görmek mümkün değil. Baba küçük taşı alıyor iki parmağının arasına, ona gösteriyor. Sağ gözünün pınarında bir yaş, teşekkür ediyor babaya. Ayakkabısını giydiriyor baba. Şimdi daha rahat olup olmadığını soruyor. Anne, halayla birlikte biraz geriden geliyor. Tam o sırada fotoğraf çekiyor. Bu ilk seyahat. Babanın ailesini ziyarete gittikleri ilk başka şehir. Babanın elini tutuyor, yürümeye devam ediyorlar. Arada anne gelip başını okşuyor, babayı yanağından öpüyor. Halayla beraber arkadan gelmeye devam ediyorlar. Yürürken kafasını kaldırıp babaya bakıyor, ayağı acıyor hâlâ. Aynı şimdi tavana baktığı gibi. Baba durumu anlıyor. Onu kucağına alıyor. Babanın omuzuna dayıyor çenesini. Hep sonra bu rahatlığı arayacak hayatında. Bulamayacak. Bulamayan bir tek o olmayacak. O an bunu bilmiyor. Arkadan gelen anne ve halaya bakıyor, kol kolalar, gülüşüyorlar. Baba mutlu. Burnunu babanın boynuna dayıyor, kokuyu içine çekiyor. Hep bu güveni arayacak, bulamayacak, bunu bilmiyor o an.

Bugün artık her şeyi bildiğini sanıyor, öte yandan bilmediğini de biliyor. Hıçkırarak “Hatırlıyor musun?” diye bağırıyor kendi kendine. “Hatırlıyor musun, ne kadar yanıldığını?”

Kesik kesik de olsa derin bir nefes alıyor. Fotoğrafı masanın üstüne bırakıyor. Fotoğraf gittikçe soluklaşıyor, silikleşiyor. Derin bir nefes veriyor. Ellerini dizine koyup doğruluyor, ayağa kalkıyor. Pencereye doğru yürüyor. Pervazlara tutunup başını cama dayıyor. Camın soğuğu alnından vücuduna dağılıyor. Geç, çok geç artık. Geri dönüyor, sandalyesine oturuyor.

“Hatırlıyor musun?” diyor kendi kendine. Bir gün şehre yakın bir sayfiye yerindeler, çadırdalar. Belki o gece orada kalacaklar, onu hatırlamıyor. Şişenin dibinde iki parmak su kalmış. Su istiyor babasından. Baba şişeyi uzatıyor, “Biraz bırak ama” diyor. Küçük elleriyle şişeyi kavrıyor, kafasına dikiyor. Durduramıyor kendisini. Durduramıyor ve durduramıyor kendisini. Bütün suyu içiyor. Suçlu gözlerle babaya bakıyor şişeyi indirince. Şişe boş artık. “Baba!” diyor. “Baba, ben kendimi tutamadım, özür dilerim. Ben çok susamıştım.”

“Hatırlıyor musun?” diyor kendi kendine çığlık çığlığa, ağlıyor, bağırmaya başlıyor. “Hatırlıyor musun babanın ne dediğini? Hatırlıyor musun, kahrolasıca, hatırlıyor musun?”

“Hatırlamıyorum, hatırlayamıyorum” diyor kendi kendine isyanla. “Hatırlayamıyorum, artık o yok, ona da soramıyorum.” diye fısıldıyor.

“O hatırlar mıydı acaba? Artık çok geç. Düşün, düşün de hatırla ne dediğini, salak!” diye bağırıyor.

* Manifold programı aylık yapılıyor ve içerik bir ay önceden belirlenmiş oluyor. Yayını yavaşlatmakla beraber programa sadık kalmaya çalışıyoruz. (ed.n.)

anne, baba, çocukluk, Emre Özgüder