Ve Sahil

Mutsuz. Huzursuz. Dirseklerindeki acıdan, burada, masasının başında, yüklü kafasını iki avucunun içinde uzun süredir taşımakta olduğunu anlıyor. Dirsekleri masada, her iki elinin dört parmağı alnında, başparmakları şakaklarında öyle duruyor. Sadece duruyor, pişman. Zaman durmuyor, sadece o duruyor. Orada uzakta, sandalın başında zaman akıyor. Burada masasının başında zaman, onunla beraber duruyor. Masası bir çalışma masası değil aslında, aslında eski, antika bile sayılabilir, bir yemek masası. Bakanlıktaki odası düzenlenirken kendi parasıyla aldığı bir masa. Masayı bulduğu eskiciyi çok iyi hatırlıyor. Unutamıyor, çünkü bu odaya her girdiğinde o adamı hatırlıyor. Dükkâna girdiğinde onlarca mobilyanın arasında oturan bir hanımefendiye “Merhaba” demiş ve bu masanın fiyatını sormuştu. Kadın, kafasını bile kaldırmamış, cevap vermemişti. Adam, dükkânın arkalarından bir yerden “Geliyorum” diye seslenmiş, ceketinin üstündeki tozları silkeleyerek gelip konuşmaya başlamıştı. Dükkânın dar vitrininden giren öğlen güneşinin huzmesinde, toz zerreleri galaksicilik oynuyordu. Kadın, adamın karısıydı, sağırdı. Masa, tahminen 1900 başlarında yapılmış, ceviz, XIV. Louis stilindeydi, beş torna ayaklı. Ucuz bir parça değildi. Her zamanki gibi kararlı, işi çok uzatmadan satın almıştı. Böyle bir masa arıyordu bakanlıktaki odası için, tam böyle bir masa vardı o cumartesi öğleye doğru evden bu iş için çıktığında. Çok uzun sürmemişti bulması. Adres, ödeme gibi detayları çözüp hemen mağazadan çıkmış, geldiği yöne doğru yürümeye başlamıştı.

Şimdi bu masanın başında, başı öne eğik, ciladan yansıyan yarım yamalak kendi suratına bakıyor. Sıklıkla olduğu gibi gördüğünden çok memnun değil. Cesur biri değil. Cesur olmak istiyor. Dirsekleri ağrıyor, kafasını kaldırıyor, zorlanıyor bunu yaparken, arkasına yaslanıyor. Masasının üstünde, hemen abajurun altında resim çerçeveleri var. Sadece bir tanesi boş. O çerçevede görünen, içine kaça kaç resim koyulacağıyla ilgili beyaz bir kâğıt. Onun resmini o çerçeveye koymaya hiçbir zaman cesareti yetmiyor. O çerçeveye baktığında yine de onu görüyor, orada olmasa bile. Belki şimdi, o da sandalın başında aynı şeyi yapıyordur diye umuyor. Bunu kendini rahatlatmak için düşünüyor. O çerçevenin hemen yanındaki çerçevede sandalın fotoğrafı duruyor, onun yanında kasabanın çıkışındaki tozlu yol, sahilden kendi çektiği bir fotoğraf. Gözü ceketinin en üst düğmesine takılıyor, düğmeyi hafifçe kendine doğru çeviriyor, düğmeden yansıyan güneş ışığı yanaklarından öpüp arkasındaki duvara savruluyor. Çatlak sandığı şeyin bir kirpik olduğunu anlıyor, üfleyerek uzaklaştırıyor. Ceketinin ceplerinin üzerinden tutarak, biraz kırışmış olan ceketini düzeltiyor. Ellerini aşağı doğru kaydırıyor ve ceketinin eteği ile pantolonunun buluştuğu yere bırakıyor. Ellerine bakıyor, ona dokunmuş olan ellerine, saçlarına değmiş ellerine bakıyor. Sol elini kaldırıp avucunu yüzüne doğru çeviriyor. Kırışıklıklarına bakıyor. “Kader” diye mırıldanıyor, hafif bir tebessümle.

Kapısı çalınıyor, buyur ediyor. Elinde bir evrak dosyasıyla genç bir adam giriyor odaya. Hafif eğilerek selamlıyor, hem de dosyayı masasına bırakıyor yavaşça. Kafasını kaldırıp genç adama bakıyor, genç adamın kara kadifedenmiş gibi saçlarına takılıyor gözü. Dosyayı açıyor, yazıyı okuyor. Neyse ki yazılması talimatını kendisinin verdiği bir yazı olduğu için çok tereddüt etmeden ceketinin iç cebinden dolmakalemini çıkartıp evrakı imzalıyor, eliyle masanın genç adamın durduğu tarafına doğru itiyor. Tekrar arkasına yaslanırken dolmakalemini kapatıp yine iç cebine koyuyor, elini çekerken içgüdüsel bir hareketle mendilini düzeltiyor. Genç adam saçları önüne düşecek kadar hafifçe eğilip hem tekrar selamlıyor, hem de dosyayı alıyor. Tam bir karacıya yakışacak sertlikte, tek adımda geri dönüyor ve sert adımlarla kapıya doğru ilerliyor. Parkeler gıcırdıyor, tam bir tiyatro sahnesine yakışacak sesler bunlar. Hafif eğilerek kapıyı kapatıyor ve rutinini tamamlıyor.

Gerekli gereksiz öksürükler ve koltuklarında pozisyon yenileyen seyirci gıcırtıları. Ağır perdeyi açan halatın sesi.

Birden doğruluyor, telefona uzanıyor, bir düğmeye basıyor. Bir dakika geçmeden kapı çalınıyor, bir kadın içeri giriyor, elinde bir not defteri var, masaya yaklaşmıyor. Ona bakmıyor, gözü defterine dayadığı kalemin ucunda.

“Çıkış yapacağım” diyor, “hızla çıkmam lazım”.

Kadın hiçbir şey yazmıyor, gözlerini kalemin ucundan ayırıp ona bakıyor, başını hafif öne eğerek gereğini yapacağını ifade ediyor, hemen önünde durduğu kapalı kapının içinden geçip yok oluyor. Bir dakika içinde binanın önünde duran helikopterin motor sesi duyuluyor. Tam o zaman ayağa kalkıyor. Omuzlarını yukarı aşağı hareket ettiriyor. Masada duran, bugün hiç açmadığı çantasını alıyor sol eliyle, çantayı sağ eline devrediyor, sol eliyle masanın yanından geçerken boş çerçeveyi okşuyor, odadan çıkıyor, merdivenlerden hızla iniyor.

Yol bitmek bilmiyor. “Daha hızlı olamaz mıyız?” diye sormak istiyor, cevabı bildiği için sormuyor. Zaman hızlı geçiyor, yol bitmiyor. Sakin olmaya karar veriyor, bekliyordur, diye kendini rahatlatmaya çalışıyor. Neden geciktiğini bilmiyor. Neyi, neden zorladığını bilmiyor, anlamıyor. Her şey onun kendi kavgasıyla ilgili. Neden kavgalı olduğunu bilmiyor, kavganın çıkışını hatırlamıyor. Barışmak istiyor, karşı taraf reddediyor. Annesini hatırlıyor. Hemen hemen tüm ayrıntıları, onunla tüm yaşadıklarını hatırlıyor. Ortaokulda tutmaya başladığı günlükte zaten tüm anılar var, tüm detaylar. Ama o günlüğü kimin yazdığını bilmiyor. Kimin yazdığını bulabilse, belki bu kavgaya çare olsa da olmasa da yine de kavgayı kimin başlattığını anlayabilir. Bilemiyor, bunu anlayamıyor. Ilık bir perşembe akşamı yırtıp, buruşturup attığı tek bir sayfa eksik günlükte. Her şey o sayfadaydı belki, diye düşünüyor. Annesi ona seslenmişti o akşam. Banyonun hazır olduğunu, bir an evvel girip yıkanması gerektiğini, akşam yemeğinden evvel hazır olması gerektiğini söylemişti. Konuşması hiç bitmemişti, uzattıkça uzatıp duruyordu. Yok, babası eve geldiğinde sofranın hazır olması gerektiğini, yok pilavın tam yemek saatinde hazır olacağını, onun yüzünden sofranın beklemeyeceğini, zaten neden bu saate kaldığını, bütün gün nelerle uğraştığını çok merak ettiğini söyleyip duruyordu. Bir uğultuya dönüşüyordu söyledikleri. İki satırı kalmıştı yazması gereken, bu uğultu yüzünden bu son satırı bir türlü yazamadığını, yazamadıkça banyoya giremediğini, o anı çok iyi hatırlıyor. Kravatını gevşetiyor. Yazacaklarını bitiremeyeceğini anladığında da bir hışımla sayfayı yırtıp, buruşturup atmıştı. Az öncesindeki birkaç saniye yaşadığı tereddüttü, çaresizliği çok iyi hatırlıyor. Hâlâ hatırladıkça boğazı sıkılıyormuş gibi oluyor.

Belki de bu kavga, evlerinin arkasındaki arsada, top oynadıkları yerde başlamıştı. Takımı kuran birkaç yaş büyük çok esmer bir oğlan vardı. Onu takıma almak istemiyordu. Takıma aldığı kızı işaret edip, “Bu bile senden on kat daha iyi oynuyor” demiş ve kafasından itmişti onu. Çok ağladığını hatırlıyor o gün. Şimdi neden bu kadar üzüldüğünü pek açıklayamıyor kendine, ancak yine de ağlayacak gibi gözlerini kısıp, yüzünü buruşturmaktan alıkoyamıyor kendini.

Sahile doğru yürüyor. Kendini tutamıyor, koşmaya başlıyor. Sadece ona değil, kendiyle barışmaya, kavgaya son vermeye koşuyor. Üstü başı toz toprak içinde kalıyor o koştukça. Tozlandıkça kavga silikleşiyor. Gevşettiği kravatını çıkartıp atıyor. Koşmaya devam ediyor. Ceketini çıkartıyor, cebinden dolmakalemini alıp çantasına koyuyor, nefes nefese, biraz soluklanıyor bu arada. Koşmaya devam ediyor. Ceketini fırlatıp atıyor. Kıyıya varıyor, neredeyse yuvarlanarak sahile, sandalın yanına iniyor. Güneş yok. Karşıdaki balıkçı kasabasının ardındaki tepenin gölgesi geceyi buyur ediyor, hafif denize doğru eğerek kafasını. Kumların üstüne çöküyor. O yok burada. Onu göremiyor. Yine de kendini rahatlamış hissediyor, mutlu.

Gittikçe irileşen gölgeye bakıyor. Heybetli, iri bir tepenin ürkütücü, öte yandan da sadece bir yüzeyden ibaret olan gölgesine bakıyor. İncecik bir gölge o. Deniz olmasa, güneş olmasa, o gölge yok. Ağlamak istiyor, her zamanki gibi yüzünü buruşturuyor.

Sandalın arkasından bir ses geliyor, hızla geri dönüyor. Gözlerinden yeni bir hayat fışkırıyor, ortalık aydınlanıyor az da olsa. “Bugün perşembe” diye mırıldanıyor.

Koltuklar gıcırdıyor, hafif de olsa bir uğultu başlıyor, ağır kadife perdenin halatı makaraların içinde dolaşıyor.

fotoğraf: Emre Özgüder

Emre Özgüder, öykü