Duvar boyunca yürüyor. Duvar, anakaranın bittiği yer. Kıyı, dar. Kıyı, ne kara, ne de deniz. Kıyı, iyi bir yer. Yürürken ayağının altında taşlar ses çıkartıyor. Bulanık olmayan bir ses bu. Rüzgârın kesildiğini hissettiği yerde duruyor, duvara sırtını verip taşların üstüne oturuyor. Anakara, duvar boyunca devam ediyor, valinin konağı duvardan az daha önde. Vali, anakaranın valisi, denize meydan okuyor. O yüzden her sene deniz kendine ait olduğunu bildiği yeri geri alıyor. Onlar da her baharda oraya yeni bir duvar yapıyor, bu böyle sürüp gidiyor. Aslında vali buraya hiç gelmiyor. Jandarma gece ve gündüz orada nöbet tutuyor, binayı koruyor.
Kış da olsa gündüz güneş duvarı ısıtmış, sırtında bunun hafif sıcaklığını hissediyor. Elini taşların arasına sokuyor, alttaki taşlar gölge kadar soğuk. Taşlara bakıyor. Zamanın gücü belli taşlarda. Hepsi denizin kudretiyle törpülenmiş, yuvarlanmış; hepsi başka yerlerden gelen taşlar. Deniz ve zaman onları bir araya toplamış, getirip buraya bırakmış. Tam onun oturacağı yere, yanı başına. Çözümsüz rastlantılardan. Bir taşı avucuna alıyor. Tüm bu rastlantıları, zamanı, denizi, hepsini o taşta bulmaya çalışıyor. Taş, beyaz. İçinde kılcal bir pembe damar var sadece. Diğer beyaz taşlardan farklı, beyazı hem beyaz hem de çok küçük cam parçalarından oluşuyor gibi. İki parmağının arasında taşı hareket ettiriyor. Diğer eline benzer başka bir beyaz taş alıyor, ona da aynısını yapıyor, iki elinin hissettiklerinin ne kadar farklı olduğunu anlıyor. İki taşı yan yana yere bırakıyor. Bembeyaz bir başka taş buluyor. Avucunun içinde çeviriyor. Mükemmel derecede dost bir biçimi olduğunu fark ediyor. Çantasından kalemini çıkartıyor, taşın üstüne birkaç çizgi çiziyor. Onu diğer iki taşın yanına yerleştiriyor. Bu, daha büyük ilk iki taşa göre, onlara destek olabilir. Birden neredeyse saydam sayılabilecek karamel rengi bir taş dikkatini çekiyor. Eline alıp, ara sıra bulutların arasından görünen, batmakta olan, güneşe tutuyor. Tek gözünü kapatıyor. Bu taş ona, hangi yaş gününde olduğunu hatırlamadığı, payreks bir pasta tabağını hatırlatıyor. O yaş gününde annesinin giydiği lacivert eteği, onun saçının şeklini, beyaz gömleğini, boynuna taktığı lacivert ipek eşarbı hatırlıyor. Kendi giydiği beyaz gömleği, lacivert kadife yeleği, yeleğin kokusunu hatırlıyor. Pastanın mumlarını üflemeden önce dilek tutmak için kafasını kaldırdığında yuvarlak masanın üstündeki lambanın ampulünün nasıl gözlerini aldığını hatırlıyor. O taşı da diğerlerinin ortasına bırakıyor, o bir yaş günü taşı artık, ortada olması daha doğru, diye düşünüyor.
Karşısında, çok da uzakta değil, bir ada var. Güneş onun ardından batacak. Orası başka bir ülke. Oranın da valisi var. Oranın da kıyıları var. Oradan bakıldığında güneş denize batacak.
Kıyıda olmak güzel. Kimsenin olmadığı kıyılarda olmak çok güzel. Kenara yanaşmak güzel. Kenara yaklaşmak heyecanlı. Anakaranın tüm diretmelerini ardında bırakmak, hepsinin duvarın arkasında kaldığını bilmek iyi. Bir gün herkes gibi yürüyüp yok olacağın denizin kıyısında olmak sanıldığı kadar ürkütücü değil. Tersine ona cesaret veriyor. Sanıldığı gibi hayatın bir uçurumun kenarında bitmediğini biliyor. Dümdüz yürüyüp gidebileceğin bir denizin kıyısında bitiyor her şey.
Yine bu kıyıdan aramıştı bir gün devlet hastanesini, doktorla konuşmuştu telefonda. Doktor, ona mevcut tablonun değişme olasılığının fazlasıyla imkânsız olduğunu anlatmıştı. O ara günler geçmiyordu, yıllar önceydi, ilkbahardı. Kıyıda yine kimseler yoktu. Sürekli gidip oturduğu bir yer vardı, orada beğendiği taşları bir araya topluyordu. Bulduğu kamışları ortasına dikiyordu. Ertesi gün rahat buluyordu o yeri tekrar, bu sayede. O, o ara sadece kendi derdiyle ilgilenirken, bu kıyıdan ve benzer bir sürü kıyıdan yüzlerce insan, her gün, her an denize yürüyüp, gözden kayboluyordu. Arkalarında bir boşluk bırakmadan. Kimse kendini sonbaharda dökülen bir yaprak olarak görmeden. Herkes kendini daha kıymetli sanarak. Taşlara bakıyor yerdeki. “Nasıl bunların çoğunu birbirinden tam da ayırt edemiyorsa, insanlar da birbirlerini pek ayırt edemez” diye düşünüyor; “Nasıl buradan bir taşı alıp denize fırlatsam şimdi?” diyor, bir taş alıp denize fırlatıyor, olabildiğince uzağa. “Kimse bu taşın buradan gittiğini fark etmeyecek” diye mırıldanıyor. Atmadan önce taşa dikkatlice bakmıştı, bir tek belki o özleyecek o taşı, ta ki biri de onu yerden alıp fırlatıncaya kadar denize, her şeyin bittiği yere. O zaman tüm özlemler, çabalar, hatalar, aşklar ve kıyıdaki taşlar bitecek, geriye hiçbir şey kalmayacak.
Güneş batmak üzere, hava soğuyor. Elleri koltukaltlarında, yakalarını kaldırmış, oturmaya devam ediyor. Üşüyor, üşüdüğünü hissedemiyor kıyıda. Karanlıkta kıyı ile deniz birbirine karışıyor. Taşlar gittikçe birbirlerinin aynısı olmaya başlıyor. Barok bir koral kadar sakin, fakat o denli de karanlık esiyor rüzgâr anakaradan, arkalardan, dağlardan yuvarlanarak. Gözlerini kapatıyor. Çok mutlu olduğu bir anı düşünüyor. Onun için mutluluğu tarif eden birkaç an var, kötü hissettiğinde gözünü kapatıp tekrar tekrar seyrettiği. Onları getiriyor gözünün önüne. Gökyüzü kararıyor. Karanlık bulutlar gökyüzüne, gökyüzü denize, deniz kıyıya karışıyor, sınırlar kalmıyor. Sadece sesler birbirine karışmıyor.
Ellerini taşlara koyup kalkıyor, oturduğu yerden. Taşlar gölge kadar soğuk, duvar da öyle. Anakaraya doğru yürüyor kıyıya sırtını verip. Sesler de ardında birbirine karışmaya başlıyor. Çocukken bir kere eve geç kaldığında, bir gece, nasıl hızla yürüdüğünü hatırlıyor. Kalbinin nasıl hızlı çarptığını hatırlıyor. Anakarada sokaklar boş. Kuytusuna dönüyor ağır adımlarla. Bir acelesi yok. Artık, bu yaşta bir acelesi kalmamış olmalı. Hiçbir şey için acele etmesine gerek yok. Güneş yarın yine adanın arkasından batacak. Sokaklar, hayatının sonunu bekleyenlerle boş kalacak; onlar evde, anakarada, kıyıdan uzakta beklemeyi tercih edecek. Anakarada, rüzgârları yuvarlayan dağların ardından güneş tekrar doğacak, başka bir ülkede, bir adanın ardından tekrar batacak ve yüzlerce kişi kıyılardan denize yürüyecek. Anakarada kalanlar birkaç gün onların ardından konuşacak ve sonra onlar da unutacak. Hava kararacak, gökyüzü ilk önce tek ve karanlık bir renk olacak, sonra deniz, sonra kıyı, hepsi birbirine karışacak. Sadece anakarada sokak lambaları yolları aydınlatacak. Valinin konağının orası daha aydınlık olacak. Vali gelmeyecek, jandarmalar valinin hiç gelmediği evin nöbetini tutacak. Evlerde televizyonların karşısında, gerçek hikâyeden uyarlandığına inandıkları senaryoları seyredecek insanlar ve ölümü bekleyecekler. Bazıları hikâyenin sonunu görmeden, bazıları yeni hikâyenin başını bilmeden kıyıdan denize yürüyüp gidecek. Ertesi gün birçoğu onların yok olduğunu bile bilemeyecek. Bazıları sıranın onlara geldiğini düşünerek ürkecek.
Gökyüzünde ne kadar yıldız varsa, kıyıda da o kadar taş. Kıyıda ne kadar taş varsa, o kadar hatası olduğunu anlayanlar için her şey bitecek, o gün. Ufuk mu doğru, kıyı çizgisi mi, herkes o gün bilecek doğruyu.
