Koltuk

Kapı kapanıyor. Ayak sesleri merdivenleri iniyor. Uzaklaşıyor. O, ardından dinliyor gitmesini. Onu kaybetmenin sesini dinliyor. Kalkıp pencereden yola bakmak istiyor, ardından bakmak, onun gidişini seyretmek istiyor. Yapamıyor. Canı yanıyor. Alevler göğsünde tepiniyor. Geçmiş, şimdi gözünün önünde kapanıyor. Hareketsiz duruyor, oturduğu yerde. Hiçbir şey olmuyormuş, hiç canı yanmıyormuş gibi oturmaya devam ediyor. Bunun garip olduğunu biliyor, fakat çaresiz öyle duruyor. Gölgeler yer değiştiriyor. Işık eriyor, gölgeler serpilip karanlık olup yerleşiyor odaya. Kapının altından, gelen birinin ışığı sızıyor. Ona gelmiyor. Yok oluyor.

Sokak lambaları ıslak sokağı güzelmiş gibi gösteriyor. Bir kadın kaldırımda yürüyor. Bir vitrinin önünde duruyor, bakıyor. Yürümeye devam ediyor. Yanından yaşlı bir kadın geçiyor. İkisi de yavaş yürüyor, uzun sürüyor bu karşılaşma. Birbirlerinden uzaklaşıyorlar. Ayak sesleri onları anlatıyor. Dinleyenler anlıyor. Dikkatli dinleyiciler onların yorgunluğunu, umutsuzluğunu duyuyor. Çöpte ters dönmüş bir şemsiye duruyor. Yağmur onun üstüne yağıyor. Lambalardan biri sönüyor. Sonra yine yanıyor. Vitrinin ışıkları sönüyor, dükkân kapanıyor. Dükkândan çıkan kadın hızlı adımlarla uzaklaşıyor. Bütün gün ayakta durmaktan bacakları sızlıyor. Trene yetişebilmesi için neredeyse koşması gerekiyor. Hemen her akşam böyle oluyor. Her akşam tam kapanış saatinde dükkânın sahibi arayıp hesap soruyor. Bunu dükkânın tam kapanma saatinde yapıyor, daha önce işine mâni olmamak için aramadığını söylüyor, özür dileyerek rapor almak istiyor. Kadın buna hiçbir şekilde alışamıyor. Üstünde pardösüsü, saatine bakıyor ve olabildiğince hızlı o günkü satışları anlatıyor. Her zaman geç kalıyor ve koşması gerekiyor. Bacakları çok ağrıyor.

Ahşap kolları olan bir koltukta bir kadın oturuyor. Yanındaki aynı koltuk boş. İnsanlar sırayla yanına yaklaşıyor, eğiliyor ve kulağına bir şeyler mırıldanıyorlar. Kadın onlara başını sallayarak teşekkür ediyor ve bir sonraki taziyeyi dinliyor. Koltukların karşısında genişçe bir kanepede başka kadınlar oturuyor, ağlıyorlarmış gibi yapıyorlar. Herkes çok üzgün duruyor. Bazıları aslında üzgün değiller. Üzülmediklerinden de değil, sadece onların başına gelmemiş bu olayı çok önemsemiyorlar. Bazıları arada gizlice saatine bakıyor. Hepsi yapmaları gereken başka işleri düşünüyor. Genişçe kanepede oturan kadınlardan birinin çocuğu var. Çocuk ortamdaki üzüntüyü anlayamıyor ve ortalıkta koşuşturuyor. Annesiyle göz göze geliyor, gidip onun ayakucuna yerleşiyor ve halının püskülleriyle oynamaya başlıyor. Evin kapısı açık, sürekli birileri giriyor ve çıkıyor. Her yeni gelenle birlikte herkesin acısı tazeleniyor. Kadın bazen hafifçe, kafasını bile kaldırmadan yanındaki boş koltuğa bakıyor. Onun her zaman ellerini koyduğu kısmın kararmış ahşap rengine bakıyor. Gözünde bir damla daha yeşeriyor, yüzünden aşağı akarken çenesindeki benin etrafını dolaşıp kucağında kavuşturduğu ellerinin üzerine damlıyor. Kırışık teninde, iyice belirginleşmiş damarların üzerinden geçip gözden kayboluyor. Kimse bunu duymuyor.

Kapının altından yine bir ışık sızıyor. Oturduğu yerde artık hiç kımıldamadan duruyor. Ne kadar zamandır böyle kıpırdamadan durduğunu düşünüyor. Az önce terk edilmiş gibi geliyor ona. Geçen zaman bir şeyi değiştirmiyor. Canı yanıyor. Canının yandığı yere eliyle bastırsa acıyı dindiremeyeceğini bildiği için buna yeltenmiyor. Böyle hareketsiz durarak her şeyin yok olmasını bekleyebileceğini düşünüyor. Sevgilisini özlüyor, geri gelmeyeceğini biliyor. Hayatını bu şekilde geçireceğini düşünüyor. Bunun belki de ölüm olduğu aklına geliyor. Öbür dünya dedikleri yere gitmiş olabileceğini fark ediyor.

Kadın, trene doğru koşarken sokakta bir kalabalık görüyor. Herkes yerde yatan birinin başına toplanmış; bir şeyler söylüyorlar, bazıları etrafa haykırıyor. Onlara doğru yaklaşıyor koşarak. Ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Ne olduğunu anlayabilirse bir yardımı dokunup dokunmayacağına karar vermek istiyor, ona göre trene yetişmek için koşmaya devam edip etmeyeceğine. Yerde yaşlı bir kadın yatıyor. Perişan görünüyor. Yanında pardösüsünün etekleri ıslanmış, çömelmiş şekilde onun elini tutan bir adam duruyor. Tuttuğu elini yavaşça kadının karnının üstüne bırakıyor, etrafta duranlara bakıyor ve doğruluyor.

Kadın, artık halının püsküllerini sökmeye başlayan çocuğunu sinirli bir hareketle kolundan kavrayarak kalkıyor. Koltukta oturan kadının yanına gidiyor, gözleriyle, sürüklemekte olduğu çocuğu işaret ederek izin istiyor. Kadın sürekli aynı noktaya bakmaya devam ediyor ve çok küçük bir hareketle, gitmekte olan kadına teşekkür ediyor. Onlar çıkarken başkaları geliyor. Kadın kucağındaki ıslak ellerini kaldırıp koltuğun ahşap kollarının üzerine bırakıyor. Zaman geçmek bilmiyor, acı dinmiyor. Kanepede boşalan yere başka biri oturuyor. Biraz şaşkın, yanındakilerden olay hakkında bilgi alıyor ve üzgün bir hâlde halının püsküllerine bakmaya başlıyor.

Kapının altından bir ışık sızıyor. Ayak sesleri yaklaşıyor, kapının önünde duruyor. Bir süre hareketsiz duruyor kapının önündeki ve sonra onun ismini sesleniyor.

fotoğraf: Emre Özgüder

Emre Özgüder, ölüm