İskelede oturuyor. Nasıl olup da günün o vakti orada olduğuna hayret ediyor. Yolunun üstü bir yer değil burası. Hiç gelmediği bir yer de değil. Burayı biliyor, hem de çok iyi biliyor. Defalarca burada oldu. Şu an duyduğu sesler, burnuna gelen tüm kokular, tüm renkler tanıdık, hiç değişmemişler yıllardır. Buraya gelmeyeli ne kadar zaman olmuş, hatırlamaya çalışıyor son geldiği zamanı, o kadar çok olmuş ki hatırlamıyor. Ancak her şey, ne zaman ise işte o son geldiğinden bu yana, hiç değişmemiş. İlk geldiğindeki gibi her şey, her ses, her koku ve renk. İlk geldiği zamanı buraya, onu hele hiç hatırlamıyor, çocukken olsa gerek diye düşünüyor. Hatırlayabildiği çocukluğu kadar, belki daha da küçükken de gelmiştir, ancak o tam bir gelmek değil, daha çok getirilmek, kendisinin bir katkısı yok onda. Çocukluğundan birkaç resim var aklında, o zaman da kendi gelmiş değil tabii buraya, ancak o resimler var aklının gerisinde bir yerde kayıtlı. Herkesin gelip birbirine değip, sonradan kendi yoluna savrulduğu kavşaklardan biri burası. Kentin o kadar bilindik yerlerinden biri ki çok az insan burada durur ve bunları hatırlamak için zaman ayırır. Bu neredeyse insanın kendi evinin kapısının önünde, dehşetle kendi kapısına bakması gibi bir hâl. O, her gün, hiç düşünmeden ve önemsemeden açıp kapattığı kapı gibi bir yer burası. Çok tanıdık, dikkatli bakıldığında, etkileyici ve çok kendine has bir yer.
Zaman birden parçalanıp yok oluyor aklından. Sanki o bulunduğu yerde zaman yokmuş, tüm olan biten, şu içinde bulunduğu şimdiki zamana ait değilmiş gibi. Şu az önce geçen adamın bir acelesi yokmuş gibi. Gelen vapurun bir kalkış saati olmayacakmış gibi. Sanki denizdeki dalgalar hareket etmiyormuş, her şey sadece bir tablo olarak önünde duruyormuş gibi. Sanki ensesine vuran güneş, öğlene ve şimdiki zaman ait değil de hep böyle ısıtırmış gibi, akşam, sabah, yokmuş gibi. Az önce suya dalan karabatak hiç dalmamış ve hiç çıkmayacakmış ve onun karabatak için meraklanmasına bir gerek yokmuş gibi zamansız bir yerde buluyor kendisini. Zamanı bulamadığından olsa gerek, kımıldamıyor hiç.
Gözlerini diktiği zincire bakıyor, büyük tablonun tüm ayrıntıları var, ancak onlara bakmıyor aslında, onları görmüyor, sadece biliyor, duyuyor, kokluyor, hissediyor sadece. Zincir için de zaman yok, kımıldamıyor. Zincir kalın, kımıldamak için çok zaman gerektirir. Zincir de zaman da memnun bu hareketsizlikten. Sanki tüm bu kalabalığa, bu koşuşturmaya karşı muzip bir oyun çeviriyorlarmış gibi bir hâlleri var. O, kımıldamadan onlara bakıyor. Oynanan oyundan memnun o da. Olup biteni anlamamaktan hoşnut. Sonsuzluğun bu olduğunu düşünüyor, bu anın sonsuz olduğunu düşünüyor. Sonsuzluğun, zamanın içine saklanmış bir an olduğunu biliyor. Zincirin kımıldamayacağını, isterse akşam olmayacağını, her şeyi burada durdurabileceğini biliyor.
Zamanı ifade eden tek şey zincirin pası. Zincirden sökülüp alınmış yıllardan çok, yıllarca onun üstünde birbirine kavuşmuş yıllar gibi duruyor pas. Eskimiş değil güçlenmiş gibi duruyor zincir. Üstüne dalgalar vurmuş, deniz onu germiş, yağmurlar yağmış gibi değil de üstüne, zincir olmayı hak etmiş gibi duruyor, olgun ve ağırbaşlı. Şikâyetçi görünmüyor hâlinden, hatta gururlu ve yakışıklı buluyor kendini belli ki. Pek de ilk günkü kara yağlı, yağız hâlini özlüyormuş gibi görünmüyor. Bugün, o ilk güne göre daha çok bildiği her hâlinden belli. Ardından koca bir tarih akıyor, o iyi bir tanık sıfatıyla orda duruyor. Birçok ölümlüye göre sonsuz sayılabilecek hayatına devam ediyor. Şu an da paslanıyor, fakat çok dert ediyormuş gibi görünmüyor. Genç ve sırasını bekleyen bir zincir olmak istemiyor artık, o olgun artık.
O, zinciri seyrederken ve hiçbir şey olmazken, hâlinden memnun, öğrendiklerinden tatmin olmuş; o da bir çocuk olmak istemiyor. Genç ve sırasını bekleyen olmak istemiyor o da. Bu bulduğu sonsuz zaman parçasında memnun hayatından. Bunları, bunun gibi birçok anın içine saklayabileceğini biliyor, onun da pası bu, kendine yakıştırıyor bu pası. Zamanı durdurabildiği böyle bir anda bile aklında şarkılar var, onları duyabiliyor. Her şarkının kendinden önce yapılmış tüm şarkıları buluşturduğunu biliyor. Zincirin ardında ona hareketsizmiş gibi gelen bu dalgaların, tüm denizleri, tüm kasırgaları, tüm kuraklıkları buluşturduğunu biliyor. Bu yüzden hareket etmiyorlarmış gibi geliyor ona, tüm bu içinde sakladıkları nedeniyle tam da şu anki hareketlerin tümü bir hiç sayılabilecek kadar küçük. Her şey sayılabilecek kadar da büyük. Aklındaki şarkı hızlanıyor. Tüm zamanların tüm telaşları bir araya kümelenmeye başlıyor aklında. Sonsuzluğun sonuna vardığını fark ediyor. Sonsuzluğa yük taşımak için küçük işlere dönmesi gerektiğini fark ediyor. Zamansızlığın yerine küçük telaşlar sızmaya başlıyor. Tablo hareketlenmeye, insanlar koşuşturmaya, denizin dalgaları kıpırdanmaya başlıyor. Rüzgâr var.
Bu iskeleden çok uzakta, bir bozkırda, bir köyde, bir genç çeşmenin başında. Su vuruyor yüzüne. Başına gelenlere inanamıyor, dünyanın sonu geldi diye düşünüyor. Rüzgâr esiyor siyah saçlarının arasından. Soğuyor teri, nefesi, yığılıyor çeşmenin başına. Rüzgâr yine de esiyor, ne olursa olsun esiyor. Öğlen güneşi tepede. Deniz, diye düşünüyor, hiç göremedim. İki bulut görüyor yığıldığı yerden. Biri öğlen güneşinin önüne geliyor. Diğeri bir toz bulutu, köye giden yolun üstünde. Bağırmak istiyor, sesinin çıkmayacağını biliyor, susuyor. Gözünü dikip çeşmenin yalağından akan suyun yeşil yosununa bakıyor. Kadife gibi, pırıl pırıl, ıslak ve canlı. Zaman duruyor. Deniz kenarında da yosun oluyor mudur diye düşünüyor. Gözlerini kapatıyor. Yosunun yeşiline dalıp gideceği anı bekliyor. Yeleğinin cebinden zar zor bir sigara çıkartıp kuru dudaklarının arasına sıkıştırıyor. Çakmağını buluyor, rüzgâr var ama. Üflüyor dumanı, titrek. Duman, bulut olup yeşil yosundan yaylaya iniyor, bir şarkı olup geliyor. Bir nefes şarkı çekiyor genç bağrına, duman edip üflüyor. Zaman duruyor. Duruyor ki tam duruyor.
Bir adam iskeleye koşuyor, yetişemiyor. Kalakalıyor suratına kapanan kapının ardında. İki avucunu cama dayayıp, pişman oluyor. Pişman oluyor, çünkü bu hayatta bir değeri yok. Değer vermeyenlerin ortaklaştığı, değer verilmez, hak edilir anlayışına göre bir değeri yok. Ona değer vermeyenlerin bir değeri var mı, diye düşünmeden geçen günlerin ardından, bir oltanın ucunda çırpınan balıklar, saniyeler gibi dökülüyor dakikalara. Dakikalar öpüşüyor son saatlere. Son saatler, sokaklarda, bozkırlarda avlanmaya çıkıyor. İnsanlar habersiz hâlâ telaşla koşuşturuyor.
Kafasını kaldırıp cılız dalgalara bakıyor. Küçük bir dalgadan iki tuz tanesi kopuyor. Biri zincire konup pas oluyor, diğeri vapur bekleyenlerden birinin saçına. Rüzgâr esiyor iskelede. Vapura binip gidiyorlar karşı tarafa.
