Yağmur yok, yerler ve çimenler ıslak hâlâ. Gökyüzüne bakıyor; bulutlar hızla uzaklaşıyor, yeni gelenler beyaz. Kapıdan girince tam karşıdaki raflardan bir kutuyu alıyor, kapağını açıp içine bakıyor. Çok emin değil, ancak bugün bu ayakkabılarını giymek istiyor. Ayakkabıları yere koyuyor, çıplak ayaklarının arasına. Gözünü kısıp bakıyor, artık emin. Ayakkabılarını giyiyor. Pencereden tekrar dışarı bakıyor, yağmurun tekrar başlamasından çekiniyor, emin olmak istiyor. Daha iyi bir ayakkabısı yok, hepsi eski. Bazılarının dışarıdan görünmeyen kusurları var, onları hava iyiyse giyebiliyor. Diğerlerinin zaten dışarıdan da belli olan kusurları var. Kiminin bazı dikişleri sökülmüş, kimi artık ne kadar boyasa da çok eski olduğunu fazla belli ediyor. Aslında bunda utanacak bir şey yok. Yeni ayakkabılar alacak kadar parası yok, bu zaten her hâlinden de belli oluyor, sadece ayakkabılarından değil. Bunu gizlemeye çalışmanın da bu yüzden bir yararı yok. Olduğundan daha varlıklı görünmek de değil derdi tabii, sadece derli toplu, düzgün bir yurttaş olmaya çalışıyor. Bu ayakkabılarının bağcıklarını yeni değiştirdi, başka bir ayakkabının bağcıkları bunlar, fakat çok yakıştığını düşünüyor. Sıradan bir ayakkabıyı biraz farklılaştıran, zarif bir ayrıntı olarak görüyor bunu. Bu onu biraz daha iyi ifade ediyor olabilir, özenli bir insan o. Dışarıya astığı ceketini alıyor. Ceket mis gibi yağmur sonrası bir bahar sabahı kokuyor. O kadar güzel kokuyor ki, yüzüne bir de tebessüm geliyor. Rüzgâr dünkü gibi değil. Hava bir hayli serin yine de. Saate bakıp koltuğa oturuyor, fincanında kalan son bir parmak kahveyi içiyor. Bekliyor, daha zamanı var. Biraz heyecandan, biraz endişeden, korkudan uyuyamadı, sabah erken kalktı. Şimdi de zaman geçmek bilmiyor. Bekledikçe heyecan yerini bıkkınlığa bırakıyor. Bir an evvel olup bitsin istiyor, sonucunun ne olacağını önemsemeden, yorgun hissediyor kendini şimdiden. En çok önemsediği, gidene kadar yağmura yakalanmamak, sonra yağarsa onun için sorun değil. Ayakkabısının sağ tekinin altında, topuğuna yakın yerde bir yarık var. Gözle görmek neredeyse imkânsız, fakat su alıyor buradan. Su alınca da adım atarken garip bir ses çıkıyor. Belki duyulmuyor, belki sadece o duyuyor. Belki o da duymuyor, sadece hissediyor. Bu onu çok utandırıyor. Özellikle gösterişli bir parke üzerinde yürürken ve özellikle de antika sayılabilecek bir halıya vardığında. Adımını değiştiriyor, önce sol adımını atıyor halıya, biraz geciktiriyor sağ adımını. Sonra korkakça sağ omuzunun üstünden, karşısındakini selamlarmış gibi, belli etmemeye çabalayarak ardına bakıyor, halı da bir iz bıraktı mı diye. Aslında bunda utanacak bir şey olmamalı. Kendine yeni ayakkabı alabilecek kim Fen İşleri Müdürü ile iş başvurusu için görüşmeye gider ki. O odaya giren herkesin ayakkabısında delik vardır. Ama kimse böyle şık bağcıkları olan bir ayakkabı sahibi değildir, onun en önemli avantajı o. Yeni müdür için, sakin, mütevazı diyorlar. Eskiden varlıklı olan bir aileden geldiği söyleniyor. Son zamanlarda böyle insanlara rastlamak çok kolay, her şey değişti. Yeni müdürün eski fakat çok şık mokasenleri olduğunu biliyor. Pazarda rastladığı arkadaşı söylemişti bunu. Ayakkabısı iyi olan birinin karşısına çıkarken özenli olmak istiyor. Mokasenlerin dilinin üstünde gözlü bir atkı vardır, metal para koyulan bir yer, Müdür Bey’in de bir zamanlar oraya para koyduğu izinden belli oluyormuş, şimdi yokmuş ama.
Ayakkabılarını çıkarıyor, kapının karşısındaki raflardan birinden bir kutu alıyor, kapağını açıyor, koyu kahverengi bir kadife parçasını alıyor, eskimiş, siyah, küçük teneke bir kutu, eski bir giysinin parçası olduğu belli pamuklu bez parçası bir de. Koltuğa oturuyor. Kahvenin dibini az önce içtiğini unutuyor, elini fincana uzatıyor. Güneş açıyor, ortalık aydınlanıyor. Saate bakıyor, kutudan aldıklarını sehpanın üstüne bırakıyor. Mutfağa gidiyor ve yeni bir kahve yapıyor. Kahve olurken gelip sehpadan eski fincanı alıyor. Mutfaktan önce su sesi geliyor, fincanı yıkıyor, sonra kurulayıp rafa koyuyor. En gözde fincanını raftan indiriyor, cezveden kahveyi koyuyor. Çıplak ayakları dikkatli adımlarla kahveyi getiriyor. Koltuğa oturuyor. O sırada sehpanın üstünden bir uçak geçiyor, ön pencereden giren gölgesi, resimlerin olduğu arka duvara varamadan yemek masasının gölgesinde yok oluyor. Böyle sert rüzgârlı günlerde Devlet Havalimanı’na inen uçaklar hep onun üstünden uçuyor. Bunu biliyor, yine de ortalık birden kararınca korkuyor, hava bozdu sanıyor. Eski fanila parçasıyla ayakkabılarının önce tozunu alıyor, teneke kutuyu elinde iyice ısıtıp içindeki boyanın biraz yumuşamasını umut ediyor. Sabırlı değil o kadar. Ayakkabılarını boyuyor, kadifeyle parlatıyor. Kahvesinden biraz içip ayakkabılarını giyiyor. Bacak bacak üstüne atıyor. Sonra koltuğun biraz ucuna doğru gelip ayaklarını yan yana yere koyuyor. Evet, bu duruş doğru olanı, bunu beğeniyor. Hem tabanları yerdeyken kendini daha güvende hissediyor, kimse altındaki defoyu göremez böyleyken. Hem bu duruş ince ayak bileklerini de hayli çekici gösteriyor. Ne olursa olsun daha kibar bir duruş bu. Müdür Bey’in karşısında böyle oturmaya karar veriyor. Pantolonunun paçalarına dikkatle bakıyor. Paça dikişinden bir iplik de aynı dikkatle ona bakıyor, iki tırnağının arasına kıstırıp onu oradan kopartıyor. Eğilip daha dikkatli bakıyor, bir tane iplik varsa başkaları da olabilir; bir paça dikişi bir ucundan sökülmeye başladıysa eğer, deminki tek başına olmayabilir. Müdür Bey ayak bileklerini beğenebilir, dikkatli baktığında sökük dikişler görmek istemeyebilir.
Merdivenlerin başına geldiğinde, bekçi iyi günler diliyor ve yardımcı olmak istediğini söylüyor. Dikkati dağılıyor ve ilk basamağın önündeki su birikintisini görmüyor, sağ adımını atıyor. İrkilerek yere bakıyor, su topuğunun yanından ayakkabısının içine sızıyor. Bekçi özür diliyor, buraları yeni yıkadığını söylüyor. İleride bir vişne ağacını işaret ediyor ve “Sabah buraları görmeniz gerekirdi, rüzgâr vişnenin tüm çiçeklerini buraya merdivenin önüne topluyor. Pembe bir kumsal gibiydi sabah burası” diyor. “Yüzyıllık bir binadır bu, merdivenleri de öyle, zamanla mermer eriyor, burada da su birikiyor. Güneş de açtı, o yüzden su birikintisini çok dert etmedim, özür dilerim” diyor.
Su bileğine doğru yürüyor, bekçinin dediklerini anlamıyor. Gözünün önüne babaannesinin bahçesi geliyor, bir kalp çarpıntısı başlıyor. Kahveden olabileceğini düşünüyor, kendini rahatlatmaya çalışıyor. Yüzlerce resim geçiyor gözünün önünden. Birden kararıyor ortalık, uçak mı geçiyor diye gökyüzüne bakıyor. Pembe yapraklarla kaplı bir gökyüzü var, uçak yok. Dizlerinin çözüldüğünü hissediyor. Babaannesi onu kucağına alıyor ve sofadaki divana yatırıyor. Ağlamaya başlıyor. Babaannesi eğilip elindeki rugan ayakkabıları divanın yanına koyuyor, ellerini birbirine vurarak tozlardan arındırmaya çalışıyor; tozlar pencereden giren güneş ışığında ağır ağır yere dökülüyor. Babaannesi saçını düzeltip alnını okşuyor, “Üzülme” diyor. Muşamba kaplı masadaki sürahinin üstündeki danteli kaldırıp bardağa su koyuyor, uzatıyor. Bekçi telaşla içeri giriyor, iyi olup olmadığını soruyor, elinde süpürge var. Müdür Bey gelince bekçi apar topar çıkıyor.
Divanın kahverengi kadifesi toz ve güneş kokuyor. Güzel kokuyor, mutlu oluyor.
