Bina büyük, çok büyük. Girenleri yutuyor gibi bir hâli var. Binadan çok bir makineye, bir paketleme makinesine benziyor. Acımasız, hata payı çok düşük bir makine.
Koşarak binaya giriyor, kontrolden geçiyor, kalabalık sayılmayacak bir orta alana çıkıyor. Umut dolu gözlerle yardım için etrafına bakıyor. Üniformasından tahmin ettiği kadarıyla binada çalışan birinin önünü kesiyor, özür diliyor ve bir şeyler soruyor. Gözlerindeki parlamadan istediği cevabı aldığı belli oluyor. Koşar adım tarif edilen yöne gidiyor. Bir paravanın arkasında kayboluyor. Kabinlerden birine giriyor, oturuyor. Şimdi daha rahat olduğu anlaşılıyor. Artık acelesi yok. Dirsekleri dizlerinin üzerinde, başı iki avucunun arasında duruyor, yere bakıyor. Alnındaki terler soğumaya başlıyor, gözeneklerden artık yeni damlalar çıkmıyor. Saçlarının dibi biraz üşür gibi oluyor. Uzanıyor, çantasından bir şişe çıkarıyor, koyu renk bir şişe. Yukarı kaldırıp ışıkta, dibinde ne kadar kaldığına, bakıyor. Kapağı açıp kafasına dikiyor, gözlerini kapatıyor. Bir süre kıpırdamadan duruyor. Sonra gözlerini açıyor, kapağı kapatıp şişeyi çantasının yanındaki çöp sepetine atıyor. Biraz daha başı avuçlarının içinde duruyor, sonra parmaklarıyla, tarak gibi, toplu olan saçlarını geriye doğru tarıyor. Tırnaklarını güçle kafatasına bastırarak yapıyor bunu. Saçlarının dipleri hâlâ ıslak. Ceketinin koluna alnını siliyor. Kaba dokulu bir kumaştan ceketi, alnı biraz kızarıyor. İstediği de bu, bu belli oluyor hareketlerinden. Burası sessiz, sanki az ötede olanlar gerçek değilmiş kadar sessiz ve sakin. Bu onun hoşuna gidiyor. Tüm olup bitenden kurtulmanın bu kadar basit olması onu mutlu ediyor. Saatine bakıyor. Derin bir nefes alıp ayağa kalkıyor, üstünü düzeltiyor, çantalarını alıp, kapının kilidini açıyor ve çıkıyor. Etraftaki tabelalara bakarak kendine bir yol çiziyor, o yolu izliyor. Labirentlerden geçiyor, kuyruklara giriyor, sırasını bekliyor, tekrar tabelalara, ekranlara bakıyor; her bilgi her an değişiyor, yenileniyor. Önce harflere, sonra sayılara göre sürekli ilerliyor. Bir yere varıyor, orada yine birtakım evrak işleri var, oradan da kurtuluyor, dar bir tünelden ilerliyor, başka bir makineye geçiyor. En arkaya kadar gidiyor. Çantalarını yerleştirip oturuyor. Bir süre hiç kımıldamıyor.
Makine hafifçe yerinden kımıldıyor, tünelden kopuyor. Kontroller yapılıyor, emin olunduğunda hızla yerinden fırlıyor, gürültüyle yükselmeye başlıyor. Her şey aşağıda kalıyor; şehir, dertler, yağmur, karanlık sabah. Aşağıdakiler gittikçe küçülüyor, beyaz bir buhar sarıyor etrafı, aşağıdakiler silikleşerek yok oluyor.
Duyduklarından, hiçbir şeyin aşağıda kalmadığını anlıyor. Aşağıda ne varsa, herkes onları yanında tutmaya devam ediyor, onları konuşuyor. Halbuki ona göre her şey çoktan aşağıda kaldı. Burada, bu yükseklikte güneş var, hiç aşağısı gibi değil durum, aşağısı yoksa demek ki ne sorunları ne de cevapları burada. Birazdan varılacak yeri ve onunla ilgili olanları düşünmek için de henüz çok erken, belki yarı yoldan sonra. Üstelik varacağı yeri hiç bilmiyor, tanımıyor, hiçbir fikri, dolayısıyla da orayla ilgili hiçbir sorusu yok. En rahat zaman şimdi. Çantasından bir şişe çıkartıyor, bunun tam zamanı şimdi, bulutların üstü.
Birkaç yudum alıyor; burası çok sevdiği bir hiçlik köprüsü. Burası hiçbir yer değil, burası sadece burası ve buradan –belki tam buradan olmasa bile– buranın bu anından ilk defa geçiyor. Yeni bir yer burası ve bir daha hiç olmayacak bir yer, daha da doğrusu bir daha hiç olmayacak bir an. Etrafındakilerin konuşmalarını duyuyor yine de; ne kadar ucuz ve bayağı bağlantılar bunlar. Hayat böyle olmamalı. Bu gereksiz, hatalı, iyi bir fikir değil bu.
Sabah, saatini kurmasına rağmen, geç uyandığını hatırlıyor. Bu tür işleri son dakikaya bırakmayı sevmiyor, zaten telaşlıdır, daha fazlasının olmaması için elinden geleni yapıyor. Alnının böyle terlemesini hiç sevmiyor. Tüm bu ayrıntılar zaten ona zor geliyor, daha fazlasını istemiyor. Nefes alabileceği kadar zaman istiyor. Zaten olup biteni fazlasıyla değersiz, daha doğrusu sonuçlarına değmeyecek kadar aptalca buluyor, bunun üstüne kendi ekleyeceği beceriksiz ilavelerden hiç hoşlanmıyor.
Herkes çok konuşuyor. Çok gürültü yapıyorlar. Pencereden görünenlerden neden haberleri yok, anlamıyorlar. Konuşulanları çok gereksiz buluyor. Bu söylenenlerin hiçbiri şu anla ilgili değil. Doğru bile değiller, gerçek değiller. Bu uğultuya gerek olmadığını düşünüyor. Bunların hiçbiri hayata gözlerini kapatırken insanın gözünün önünden geçecek karelerden değil. Halbuki o değerde olmalı her an. Tam da bulutların üstündeyken, insanın ölürken hatırlamak isteyeceği türden resimler yaratmak gerekiyor. Kimse kocasının borsadaki kayıpları yüzünden canının çok sıkkın olduğu bir anı hatırlamak istemez ki, o zaman neden bunu anlatıyor insanlar birbirine. Ayakkabın çok şık, nereden aldın, kaç paraya aldın, kimse bunu ölürken hatırlamaz, o zaman bunu neden konuşuyorlar bulutların üstünde; hiç kimsenin bir ayakkabıya ihtiyacı olmadığı bir yerde, bulutların üstünde.
Kereviz daha ince dilimlenebilir, doğrudur. Çok daha da lezzetli olabilir, duyduğunda dilinde bunu hayal ediyor; bunu sevebilir, çok iyi bir fikir. Ancak burası mı bunun yeri, bunu mutfakta konuşabilirsin ya da akşam yemeğinde, bulutların üstündesin, bir bak şu pencereden, neredeyse herkesin duyabileceği kadar yüksek sesle mırıldanıyor bunu.
Pencere, küçük olabilir, pencereden görebildiğine bakmalı insan, o, o pencereden çok daha büyük olabilir, hiç beklemediğin kadar büyük olabilir dışarıdaki resim. Küçük olan sen olmayasın sakın. Bunları söyleniyor, yüzü gergin, her an kavga çıkarabilir.
Yüzü gergin, tüm kasları yay gibi. Bunları duymak istemiyor, kaçacak yeri kalmıyor, burada, bulutların üstünde bile kaçmaya çalışıyor. Yer kalmıyor. Girip çöktüğü o kabini hayal ediyor. İyi gelmişti orası, yağmurlu karanlık bir sabah olmasına rağmen. O büyük binanın görevi buydu, diye düşünüyor. Kaçaklar için hayli güvenli köşeleri olan bir bina o. Fakat sadece kaçtığını bilenler için uygun bir yer, kaçmadığını sananlarla dolu olmasına rağmen.
Daha yağmurlu bir yere iniyor. Adını takip ederek bir başka küçük makineye biniyor, teslim oluyor. Dağların arasından yollardan kıvrılarak gidiyorlar. Gittiği yerin doğru olup olmadığını bilmiyor, artık bunu umursamıyor.
Sonunda bir virajdan sonra deniz görünüyor. Başka bir deniz, bugüne kadar hiç bilmediği bir deniz. Yukarıda bulutlar var, onlarında üstünde güneş. Radyoda müzik çalıyor. Komutanın karar verdiği bir müzik bu. İyi değil, kötü de değil. Sıradan. Sorun da değil. Herkes kadar o da böyle bir şarkıyı biraz sevebilir, bu çok sorun değil. Şarkının ne anlattığını biliyor, nece olduğunu bilmiyor. Hoşuna gidiyor, ne dediğini bilmediği birinin tam da ne demek istediğini anlamak. Herkesin derdi bir, bulutların altında. Yukarıda öyle değil, öyle olmamalı.
Makine duruyor. İnmesi gerektiğini anlıyor. Bu ani bir durum, nereye gittiğini bilmeyen biri için olağan bir durum bir yandan da. Kapıyı açıyor, iniyor. Birinin daha sarı yaprakları, iki çınar ağacının dibi burası. Sağda bir küçük top sahası, onun da sağında küçücük bir kulübe. Çamaşır ipinde turuncu formalar asılı önünde, hafif rüzgârda dalgalanıyorlar. Güzel bir resim bu, ölürken hatırlamaya değecek kadar güzel.
Biri sesleniyor, o tarafa dönüyor ve kollarını açarak ona doğru yürüyor.
{fotoğraf: Emre Özgüder}