Gürültülü bir yağmur var. O, yokmuş gibi davranıyor. Görevli, arabasının kapısını açıyor. Zarif bir hareketle olduğu yerde dönerek ayaklarını yere basıyor. Yüksek topuklu ayakkabılarının altından, kaldırımın kenarından, yağmur suları aşağıdaki fakir mahallelere doğru hızla akıyor. Binaya giriyor, asansörün önünde duruyor. Yere bakıyor, kimse yok, kimseye günaydın demek zorunda kalmıyor. Asansör geliyor, biniyor, asansör hareket ediyor. Her sabahki gibi bugün de binerken gördüğü aynaya sırtı dönük, asansörün kapısına doğru duruyor, yere bakmaya devam ediyor. Aynaya bakmayı sevmiyor, orada ne göreceğini biliyor, esas bunu sevmiyor. Asansör kata yaklaşıyor, bir an gözlerini kapatıyor, odaklanmaya çalışıyor. Perde açılıyor ve kendinden emin adımlarla sahneye çıkıyor. Resepsiyondakilere “Günaydın” diyor, odasına doğru hızla yürüyor, şık, böyle yağmurlu bir gün için çok açık renk sayılabilecek pantolonunun paçalarına bakıyor. Birkaç defa daha “Günaydın” demek zorunda kalıyor. Odasına giriyor, çantasını masasının arkasındaki rafa bırakıyor, sandalyesine oturuyor. Hemen ardından kahvesi geliyor. Daha kahvesinden bir yudum bile almadan telefonla birilerini aramaya başlıyor. Herkesten hesap soruyor. Sorduğu hesap, işlerin neden onun istediği gibi yürümediğiyle ilgili basit anlamda. Buna tahammül edemiyor. Ona göre oda sıcaklığındaki bir litre suyun kaynama noktasına gelmesinin bir ila beş saniye arasında sürmesi gerekiyor, bunun neden daha uzun sürdüğünü anlamıyor; yaşamla arasında bu kadar basit temel bir anlaşmazlık var. Bu anlaşmazlık onu her zaman mutsuz ediyor. Hep bunu tartışmak zorunda kalıyor. Akıl edebildiği her şeyin çok hızlı gerçekleşmesini istiyor. Hayatın akışı ona fazlasıyla yavaş geliyor, herkesin tembel olduğunu düşünüyor, kimseye güvenmiyor. O olmasa hiçbir işin yürümeyeceğinden emin. Sırayla bazı bölüm başkanları gelip, kapıdan, ellerindeki projeyle ilgili durum raporu veriyorlar. Her proje için daha iyi nasıl yürütüleceğiyle ilgili söyleyeceği var. Her proje akışı anlatılırken, bir sonraki projeyle ilgili birkaç soru soruyor. Konular hızla birbirine karışmaya başlıyor, esas konular merkezden kaçıyor, o an akıl edilen başka bir yöne doğru savruluyorlar.
Toplantıları var, onlar başlıyor. Toplantıların başlama anına kadar diğer konularda yeterince yol almadığı için sinirli, sürekli söyleniyor. Her toplantı, bir önceki toplantıyla ilgili tatminsizliklerini anlattığı bir bölümle başlıyor. Toplantıya katılanlar, bir sonraki toplantıda da kendileri hakkında bu yorumların yapılacağını bilerek yine de mümkün olduğunca konuya bağlı kalmaya çabalıyor. Dışarıda yağmur yağmaya devam ediyor, biraz daha kuvvetlendiği belli, sesi gittikçe artıyor. Öğlen yemeği zamanı, yine birçok olasılığı yüksek sesle sayıyor, fakat her gün ne istiyorsa tekrar aynısından sipariş veriyor. Üzerinden daha beş dakika geçmeden sekreterine seslenip şikâyet ediyor, yaklaşan toplantı saatlerini sayıyor. Sekreteri bu toplantıları biliyor, her gün bunu kaçınılmaz olarak tekrar edeceğini de biliyor, rağmen bir çabayla birkaç yere telefon ederek yemeğin ne zaman geleceğini soruyor ve dönüp “Hemen geliyor efendim” diyor. Bunu her gün yapıyorlar, sıkılmadan ve usanmadan.
Toplantılar devam ediyor. Kimseyi doğru düzgün dinlemiyor, sadece kendi söylemek istediklerini söylüyor, diğer konuşulanları anlamıyor. Her durum için telefonunda kayıtlı bir kişi veya bir örnek resim var. Sürekli bunları bulmaya çalışıyor. Bir resim gösterdiğinde “Bakın, bu konu zaten çözülmüş, biz ne ile uğraşıyoruz ki!” diye söyleniyor. Herkeste bu resimlerin aynısından neden olmadığını bir türlü anlayamıyor. Akşama doğru daha çok finans konusunda toplantıları oluyor; sabahki şık pantolonu artık biraz kırışmış, yorulmuş görünüyor. Bütçe toplantılarında toplamları her zaman fazla buluyor, telefonunun hesap makinesiyle birtakım hesaplar yapıp çıkan rakamı gösteriyor. “Bakın” diyor, “hesap basit, sizin söylediğinizin yarısına biter bu iş”. Toplantıya katılanlar –ki aralarında uzun yıllardır onunla çalışanlar da var– bu hesabın nasıl yapıldığını bir türlü anlayamıyorlar, nasıl bir hesap yaptığını yıllardır öğrenememiş olmaktan da çok sıkılıyorlar. İmkânsızı istemek, bunu gerçekten çok normal bir şeymiş gibi isteyebilmek üzerine kurduğu bir iş modeli var ve gariptir ki işliyor da bu sistem.
Toplantıları bitiyor, odasına dönüyor. Bütün gün yapmayı planladığı hiçbir işi yapamamış olmaktan rahatsız, söyleniyor. Bu her günün klasik final sahnesi, bunu herkes biliyor. Bu, birazdan çıkacak demek oluyor ve aynı zamanda diğer çalışanlar çıkamayacak ve daha geç saatlere kadar çalışmaya devam etmek zorunda kalacaklar demek oluyor. Artık bunu kimse yadırgamıyor. Bugünün yolunda gitmeyen bölümü için birkaç kişiyi bağıra çağıra suçluyor, orada olmayanlara telefon edip bağırıyor. Telefonla konuşurken pencerenin önünde duruyor, binanın kapısına arabasının getirildiğini görüyor. Çantasını sabah koyduğu yerden alıyor, gün boyunca çantasına hiç ihtiyaç duymuyor. Çantası boş bile olabilir, diye düşünüyor sekreteri her akşam, ertesi günün programını anlatırken. Hızlı adımlarla, hoşnutsuz, kızgın, ofisten ayrılıyor. Her akşam olduğu gibi, insanları uzak tutabilmek için telefonuyla konuşuyor ve her akşam çıkarken telefondaki her kimse, ona daha ancak çıkabildiğini, kimsenin hiçbir işi tam anlamıyla yapamadığını, her işle kendisinin uğraşması gerektiğini anlatıyor. Resepsiyondaki görevli asansörü çağırmış, kapıyı tutuyor. Biniyor ve perde.
Asansörde yüzü aynaya dönük duruyor şimdi. Her akşamki dönüşünü yapmıyor bu defa. Gözü aynadaki kendine takılıyor. Bir an bu asansörde ne işi olduğunu bile anlayamayacak kadar yorgun hissediyor kendini. Gerçekle tüm ilişkisinin bir anda yittiğini fark ediyor. Sonra sırasıyla sabahtan beri olup bitenin gerçekle ilişkisinin ne kadar olduğundan başlayarak şu an hissettiğinin ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Hiçbirine cevap bulamıyor, maalesef bu defa bu sorun için telefonunda uygun bir resim veya kişi kayıtlı değil, onu fark ediyor. Asansörün kapısı açılıyor, giriş katının tüm beyaz ışığı içeri doluyor. O, o hâlde durmaya devam ediyor. Arabasının kapısını açan görevli, yağmurun altında ıslanıyor; aşağı mahallede bir kadın, evine giren suyu beze emdirerek çıkıp kapının önünde bezi sıkıp tekrar eve giriyor. Asansörün kapısı kapanıyor kendiliğinden. O anda kendine geliyor, düğmeye basarak kapıyı açıyor, çantasını başının üstüne tutarak arabasına gidiyor, biniyor, görevli kapıyı kapatıyor, ancak yeterince ıslandığı için çok aceleci davranmıyor, araba hareket edene kadar bekliyor. Aşağıdaki mahalledeki kadının yardımına komşuları geliyor. Kocası haberi almış, koşar adımla yağmurda eve varmaya çalışıyor. Yanından lüks bir araba geçiyor, yolda biriken suyu sıçratıyor. Adam duruyor. Şanssız bir gün olduğunu düşünüyor ve hızlı adımlarla tekrar eve doğru yola koyuluyor.
Yolda işle ilgili problemleri düşünmekten biraz normale dönmüş olarak eve varıyor. Kapalı garaja girmiyor, biraz ıslanmak iyi gelebilir diye düşünüyor. Yol boyunca ne kadar şiddetli yağmur yağdığının farkına varıyor, yoldan kızını arıyor, onu merak ediyor. Bir süre arabada oturuyor. Radyoyu açıyor. Radyoda yağmurla ilgili haberler anlatılıyor, herkesin dikkatli olması çağrısı tekrarlanıyor. Ofisi arıyor, herkesin vakitlice çıkmasını ve yollarda dikkatli olmasını istediğini söylüyor. Bu haber ofiste sevinç yaratıyor. Alkışlayanlar oluyor. Bazıları bilgisayarlarını kapatıp sabahtan beri vakit bulup içemedikleri kahvelerinden bir yudum alıyor. Bazıları pencerelere koşup dışarıya bakıyor, gerçekten olağanüstü bir hâl olması gerektiğini düşünüyorlar bu haber üzerine.
O, şık çantasını pardösüsünün içine saklayarak bahçe merdivenlerini çıkıyor. Islanmaktan korkmuyor. Saçlarından sular süzülüyor, makyajı akıyor. Kimsenin onu görüp görmediğinden emin olmak için etrafına bakınıyor. Ektiği maydanozları merak ediyor, o tarafa gidiyor. Hepsi yere yapışmış, berbat durumdalar. Çömeliyor, eliyle onları okşuyor. Ağlamaya başlıyor. Annesi ona söylemişti, “Bunlar kuvvetli bir yağmurda burada mahvolur” demişti. O da “Bir şey olmaz” demişti; çünkü onca olmamalıydı. Bitkin bir şekilde eve giriyor, ellerini pantolonunun kuru kalan kısmına kuruluyor, telefonunu çıkartıp, maydanozların geçenlerde çektiği fotoğrafına bakıyor. Tam karşısındaki aynadaki görüntüyü biliyor, orada ne göreceğini çok iyi biliyor ve bakmadan geçip gidiyor.
