fotoğraf: Emre Özgüder
Perde

Rüzgâr bitiyor, yağmur kesiyor, gündüz sönüyor. Salon gittikçe daha çok doluyor. Koltuklar gıcırdıyor. Işıklar biraz daha azalıyor. Herkes yerine yerleşiyor. Salonun eprimiş kadife ve döşemelik sünger kokusunun yerini zorlama son öksürükler dolduruyor, ışıklar sönüyor. Kısa, kesin bir karanlığın ardından perde aydınlanıyor. Salon o kadar sessiz ki perde spotunun açılırken çıkardığı ses duyuluyor. Perde arada bir tökezleyerek açılıyor, herkes alkışlıyor.

Sahne, bir evin eski usul döşenmiş oturma odası. Ortada bir hasta yatağında yatan yaşlı bir kadın var. Meşhur oyunculardan biri. Yüzünde tanımsız sayılabilecek boş bir ifade. Başı çok hafif sola yatık. Vesikalık çektirirken fotoğrafçının ayarladığı türden bir açı bu. Tüm seyirciler onu izliyor, herkes onun yüzüne bakıyor. Yaşlı kadının yüzünde hiçbir hareket yok. Gözlerini bile kırpmıyor; seyircilere değmeden, fuayeden eski şehrin eski sokağında, tiyatronun önünde, daha kurumamış kaldırımda bir sola bir sağa bakıyor. Başka gelecek kimse yok. Sahnede, kulise yakın köşede bir duvar saati var. Duvar saatini oyunun yazarı canlandırıyor. Diğer uçta yere çömelmiş, kucağında o eskiden evlerde olan türden bir devetabanı saksısı tutan biri var. Oyunun yazarının çok iyi bir dostu. Onun yanındaki maun vitrinin içinde çeşit çeşit porselen fincan, biblolar var. En üst cam rafta tam ortada büyükten küçüğe dizilmiş yedi fil biblosu var. Fillerin arkasındaki, herhalde düğünden kalmış iki kristal kadehe dayalı bir kartpostal var. Vitrinin alttaki çekmecelerden birinin kulpu yok. O çekmece tam kapatılmamış. Hasta yatağı sahnenin en modern nesnesi, bir yanında ahşap yuvarlak bir sehpada bir abajur var. Sahne loş. Hasta ve yaşlı kadının bakışları ve abajur dışında bir aydınlatma yok. Abajurun yanında gümüş bir şekerlik var. Şekerliğin kapağının yanındaki telden süslemeler, kadının hırkasının içinden görünen geceliğinin yakasındaki dantellere benziyor. Yatağın başucundaki serum askısında bir eşarp var, serum yok. Küçük de bir çanta, zincirli sapından asılı, kırmızı deri. Diğer yanında çapraz ayaklı bir tepsi var, üstü boş.

Üçüncü sıradaki orta yaşlı kadının kocası sessizce onun eline uzanıyor ve tutuyor elini. Kadın başını oynatmadan gözleriyle kucağındaki kocasının eline bakıyor. Uzun bir soluk veriyor, omuzları biraz aşağı kayıyor. Derin bir nefes alıp dakikalardır seyretmekte olduğu sahneye, ünlü oyuncunun gözbebeklerine sabitleniyor. Omuzlarını tekrar kaldırıyor, koltuğu çok hafif bir ses çıkarıyor. En ön sırada birkaç gazeteci var. Oyun kısa sürede kendinden çok söz ettirdi. Bir oyun yazarının sahnede bir duvar saatini oynuyor olması tabii ilgi çekici. Gazetecilerden biri, geç de kaldığı için, çıkaramadığı pardösüsüyle oturuyor. Kadının kocası elini tutunca oluşan, olabilecek en büyük hareketlilikten faydalanıp hafifçe kravatını gevşetiyor, kibirli gazeteci. Gerginlik, hareketsiz durmanın baskısı gittikçe artıyor salonda.

O sırada sahnede yatağın üstündeki tavandan sarkan lamba yanıyor. Elinde tepsiyle yaşlı bir adam sahneye giriyor, yere çömelmiş devetabanını tutan saksıyı canlandıran adamın yanından. Oyunun başrol oyuncusu, çok çok meşhur bir tiyatrocu o. Arka sıralardaki gençlerden bazıları alkışlamaya yelteniyor, devam ettiremiyorlar. Güzel bir heyecan olarak asılı kalıyor bu, koltukların üstünde. Hızlı adımlarla yürüyerek elindekileri yatağın yanındaki tepsiye bırakıyor. Duvar saatine doğru bakıyor. Duvar saatini oynayan, oyunun yazarı, “7:29” diyor. Yemek masasının etrafındaki eksik sandalye yatağın yanında, adam ona oturuyor. İlaç kutularını sırayla açıp hapları çıkarıyor. Tepsideki, alttan vişne rengi başlayıp kenarına doğu iyice saydamlaşan likör kadehinin içine koyuyor. Aynı takımın olduğu belli karaftan kristal bir bardağa su koyuyor. Tepsiden göz damlasını alıp yatakta yatan karısına yaklaşıyor. Diğer elini karısının alnına koyuyor, nazikçe bastırıyor. İlacı damlatıyor. Tepsiye dönüyor. İlaçların olduğu likör kadehini kendi elleriyle destek olarak karısının avucuna boşaltıyor. Dirseğinden yardımcı olarak ağzına götürmesini sağlıyor. Olay o kadar sessiz ilerliyor ki kadının kurumuş dudaklarının birbirinden ayrılırken çıkarttığı ses duyuluyor.

Adam sandalyeye oturuyor. Önce biraz havadan sudan bahsediyor. Gelen giden, arayan soran; onların bilgisini veriyor. Kadın hiç konuşmuyor. Sonra eskileri anlatmaya başlıyor. Anlatırken elleri dizlerinde, yere doğru bakıyor. Birden eğilip yerden küçük bir şey alıyor. Aldığı parlak şeyin arkasını çevirip bakıyor. Haplardan birini çıkartırken düşürmüş olduğunu düşünüyor. Parmaklarının arasında minik bir rulo yapıp tepsideki küllüğe atıyor. Yere bakmaya devam ediyor. Bir ara sol ayağının ucuyla yatağın altındaki halının saçaklarını düzenliyor. Gözlükleri iyice burnunun ucuna kayıyor.

Sandalyeden kalkmadan biraz daha yatağa yanaşıyor, karısının elini tutuyor. Yine bozduğu halı saçaklarını düzeltiyor. Kafasını kaldırıp karısının yüzüne bakıyor. Anlatmaya devam ediyor. “Kahve ister misin?” diye soruyor. Cevabı bildiği için çok oyalanmadan kalkıp sahneden çıkıyor.

Salonda kimse kıpırdamıyor. Bir süre sonra tekrar sahneye giriyor. Vitrinin önünden geçerken içindekiler biraz titriyor. Giderken götürdüğü ilaç tepsisinden boşalan yere kahvesini koyuyor, sandalyeye oturuyor, duvar saatine bakıyor. Duvar saati “08:30”, diyor. Uzanıp kahvesinden bir yudum alıyor. Kahve fiyatlarından bahsediyor karısına. Kadının önce gözlerinin akı görünüyor, sonra gözleri kapanıyor, belki az önceki göz damlası, belki de gözyaşı, kapanan gözlerinden elmacık kemiğine kadar süzülüyor, orada hemen kuruyor. Adam parmağıyla damlanın kuruduğu yere dokunuyor. Karısının adını fısıldıyor. Yere bakıyor. Öyle duruyor. Kafasını kaldırıp duvar saatine bakıyor. Duvar saati çok zorla çıkan bir sesle yine “08:30” diyor. Adam saat tamircisinin adını hatırlamaya çalışıyor yere bakarak.

Perde kapanıyor. Gerçekten güçlü bir alkış dolduruyor salonu. Perde tekrar açılıyor, dört kişi sahnenin ucuna gelerek, eğilip seyircileri selamlıyor. Perde açıldığında seyirciler ünlü kadın oyuncuyu da diğerleriyle birlikte sahnenin önüne doğru şevkle gelirken görünce, şaşırıp, istemeden de olsa “Aaaa?” diyorlar.

Emre Özgüder, ölüm, sahne, tiyatro