Taşlar

Sağa doğru yanaşıyor. Arkadan yetişen toz bulutu bizi geçip gidiyor. Şoför arkasına dönüyor, göz göze geliyoruz. “Buradan” diyor. İniyorum. Yolun kenarındaki küçük taşları savurtarak asfalta çıkıyor ve gidiyor. Ardından bakıyorum, ileride virajda yok oluyor. Geri dönüp geldiğim yöne bakıyorum. Kimse yok, tekrar diğer tarafa bakıyorum, kimse yok. İndiğim yerde basit bir paslı durak, oturacak bir yeri bile yok. Yanından toprak bir yol gidiyor, başında teneke bir tabela, köyün adı yazıyor. Yürümeye başlıyorum, akşamüstü saatleri, ne zaman varacağımı bilmiyorum. Dönüp bir kere daha yola bakıyorum, geldiğim yere, kaybettiğim her şeye, son bir kere daha.

Çoğu zaman böyle bakarım, son kezmiş gibi. Günlük hayatta da böyle bakarım, mesela evden çıkarken. Filmlerde vardır, birazdan binecekleri uçakta başlarına gelecekleri bilmeden koşuşturan çocuklar, vedalaşan sevgililer, havalimanında. Kendimi öyle bir sahnede görürüm. Birazdan başına gelecekleri bilmeden günlük hayatına devam eden biri gibi. Her kimin başına hayatını değiştirecek bir şey gelecekse, hep günlük hayatının bir aşamasında gerçekleşir bu. Bugün, şimdi, bu gündelik hayat anlarından biri değil, olan oldu zaten. En son evden çıkarken, başıma gelecekleri bilmeden, ancak yine de son kez baktığım için memnunum. Arada bir aceleyle öyle bakmayı unuttuğum olurdu çünkü.

Köy yoluna dönüyorum, bir kertenkele telaşla yolda karşıdan karşıya geçiyor. Onu da son kere görüyorum. Daha bir yüzyıl da yaşasam, onu yine de bir daha göremeyeceğimi biliyorum, sararmış otların arasında kayboluyor. Yürümeye başlıyorum köye doğru. Aklımdan, alışık olduğum günlük hayata dair onlarca sorular geçiyor. Geride bıraktıklarımı düşünüyorum. “Akşam ne yerim?” diye düşünüyorum; “Orası şu an ne durumda?” diye düşünüyorum. Yürüdükçe, asfalttan uzaklaştıkça aklım hafifliyor, gündelik olan her şey silikleşiyor. Tercihim mi, değil, geldiğim yer burası sadece. Nasıl geldiğimi de bilmediğim bir yer. Ne tercihi, bir mecburiyet bu. Yanlış kullandığım tercihlerin bir mahkûmiyeti bu. Yürümeye devam ediyorum. Yol boyunca her şey gündelik devam ediyor. Tercihlerini hayatta kalmaktan yana kullananların gündelik hâlleri döşenmiş yolun etrafına. Dengeyi iyi anlayanların becerikli bir kompozisyonu var çepeçevre. İtiraz edenlerden bir eser kalmamış gibi görünüyor. Issız. Güneş düştükçe, serinliyor. Elimi cebime sokuyorum. Evin anahtarlarını fark ediyorum, çıkarıp cebimden, atıyorum.

Bambaşka hayallerim vardı. Başka bir yolda yürüdüğümü sanıyordum. Yolları, yürürken, birbirinden ayırt etmesi zordur. Hep doğru gibi gelirler. Oldukça düzdürler. Görebildiğin yere kadar giderler. Yoldan çıkmak pek aklına gelmez insanın. Demezsin ki yoldan çıkıp şu otların arasından şu tarafa doğru gideyim. Düşünmezsin ki burada böyle bir yol varsa, benden önce gidip, gelenler olmuştur, onlar şimdi nerede, iyi bir yerdeler mi? Her yolu kendi buldu sanır insan. Sonunu tahmin edebileceğini de düşünür insan.

Yolun tam yarısındayım. Bir bu kadar daha olmalı. Hava kararmaya başlıyor. Köye varıyorum. Ne mutlu, bu saatte kimse yok ortalıkta. Devam ediyorum yoluma. Yolum daralıyor gittikçe. Gittikçe kimselerin gitmediği bir yere doğru gidiyorum, sonunda yol bitiyor. Karanlıkta ezbere gitmeye devam ediyorum. Küçük bir su akar, sesini duyana kadar devam ediyorum. Varıyorum. Bu kadar karanlığa kalacağımı tahmin etmediğim için ve tahmin edemediğim bir sürü başka şey yüzünden zorlanıyorum kulübeyi bulmakta. Kapısını açıyorum, zorlanarak. İçeri giriyorum. Hayatta başka bir yere giriyorum. Yalan, yanlış “Belki de bu girdiğim en son yol” diye düşünüyorum, aynı evden çıkarken kapıda düşündüğüm gibi. Kaybettiklerim ardımda kaldı, yanımda var olanlarla devam ediyorum. Birazdan ölecek de olsam yanımda olacak şeyler, sigaralarım ve çakmağım. Çakmağımı yakıp etrafa biraz bakıyorum. Gördüğüm kadarıyla idare edecek kadar. Odunların ve ocağın yeri tam tahmin ettiğim gibi. Birkaç odun alıp ocağa yerleştiriyorum, hava soğuk.

Buraya daha önce hep birlikte birkaç kez geldik. Severim burayı. Kaçmak için olmasa da güzel kış hafta sonlarında birlikte gelirdik.

Ocakta birkaç odun tutuşturmayı başarıyorum. Bugün için tüm planım da bundan ibaretti zaten. İlk defa arabasız, erzak olmadan geliyorum. Yolda birçok yerde durur, alışveriş yapardık gelirken. Geriye hiçbir şey kalmadı o günlerden. Yaktım tümünü. Beyaz boyalı duvara dayalı şu birkaç taş kaldı, onlar da defoludur zaten, arkaya döşeriz diye düşünmüştük. Düşündüklerimizin hiçbirini yapamadan bugüne kadar geldik, yok, yok, gelmedik, ben geldim sadece, tek başıma. Geçtiğim yolları ateşe vererek, tek başıma geldim buraya. Kalanlar, kimi ölü, kimi diri, asfaltın ötesinde kaldılar.

Ateş kendine geldi ocakta. Birkaç odun daha yerleştirdim. Uyduruk koltuğu yerleştirdim ocağın karşısına, oturuyorum şimdi yanan ateşimin karşısında. Üşüyorum, biliyorum ama geçecek. Ocağın önünde yine yoldan, bir gelişimizde, aldığımız, iri düğümlü, el işi gri beyaz bir kilim var. Ona benzediği için adını kilim koyduğumuz bir kedimiz vardı, yok artık. Her şey, asfalt kadar uzak. Artık göremediğin için her şey asfalt kadar yok ve uzak, hiç yaşanmamış gibi.

Buranın kapısının hiçbir zaman bir kilidi, anahtarı olmadı. Hiç gerekmedi. Ocağın ateşi yüzüme vuruyor. Ateş itiraf ediyor. Ben kabul ediyorum. Arkama yaslanıyorum. Beklemeye başlıyorum. Üzgünüm aslında. Ama hafif ve huzurluyum, ara sıra gözlerimi kapatıyorum.

Önce bir kıvılcım kilime düşüyor, sönüyor. Sonra bir tane daha. O yanan bir ahşap kıymığı. Kilim yanmaya başlıyor, ağırdan. Büyüyor. Gözümde büyüyor bu zaman. Yerdeki ağaçlar alev alıyor, beraber döşemiştik, çok da gülmüştük döşerken. Bana “Beceriksizsin sen” demişti. Artık hiç üşümüyorum. Yanıyor yer, paçalarıma varıyor.

Köyde biri, “Yangın var!” diye bağırıyor. İlçeyi arıyorlar, itfaiyeyi çağırıyorlar. Asfalttan bir itfaiye arabası geliyor hemen.

fotoğraf: Emre Özgüder

Emre Özgüder, hayat