Zil

Zil çalıyor. Bugün pazar günü, icra takibi gelmez. Kimseyi beklemiyor. O yüzden hiç hareket etmiyor, olduğu yerde duruyor. Üst kattaki cüce cadılardır, diye düşünüyor. Az önce çığlık çığlığa kaçtılar zaten pencerenin önünden. O da küçükken zillere basıp kaçardı, bunda yanlış bir şey yok. Her çocuk bunu yapar, çocuklar cüce cadılar gibi olmamalı ama. Ama oluyorlar, anne ve babaları dev cadılar olduğu için. Yerinden kıpırdamıyor. O, bir tür mahkûm olduğu kanepede, kendi suçları yüzünden mahkûm olduğu, o, yine de hayatta en çok sevdiği yerde hareketsiz duruyor. Hayatının geri kalanını burada geçireceğini biliyor. “Ölmez de sağ kalırsam, yarın sabah burada” dediği yerde kımıldamadan duruyor… O hep duruyor. Nasıl hareket edileceğini çoktan unutmuş gibi bir hâli var. Her böyle sabah aklında binlerce fikir var, nasıl yapılacağını tam da bilemediği. Bir şeyler yapması gerektiğini biliyor, yapamıyor sadece. Onlarca yılı silip atamıyor. O kadar çok hata yapmış ki nasıl düzeltilir bilemiyor. En büyük çıkmazı bu. Biri dese ki bugün, “Gel, sıfırdan başlıyoruz”, çok isterdi belki. Ancak hayat öyle bir şey değil. Hayat, onu benzetildiği gibi yaşamaya mecbur kılmış gibi geliyor bir yandan. Öte yandan hiçbir seçim hakkı olmadığını da düşünüyor. Tam da çocuğunun ona “Bunun kararını ben mi verdim?” dediği gibi.

Zil çalıyor. Düşünüyor, kim gelmiş olabilir, diye. Kimseyi beklemiyor yine. Beklediği tek biri var, o da biliyor ki gelmeyecek. O bir kere geldi, bir daha da gelmeyecek. Kapıya gidiyor. Açıyor. Manav gelmiş. Parasını ödüyor. Pazartesi bugün, normaldir, diyor. Dönüp kanepeye oturuyor. Orası onun evi. Geceleri orada yatıyor. Yeryüzünde ona kalan alan bu. Temiz bir çarşaf, otel odasında olur. Kendi suçu biliyor. Kendi suçu, nasıl düzeltilir bilmiyor. En büyük çıkmazı bu. Biri dese ki bugün “Gel, sıfırdan başlıyoruz”, çok isterdi belki. Ancak hayat öyle bir şey değil. Kimseyi bunun için sorumlu görmüyor, tek sorumlu o. O ne diyorsa, başına o geliyor.

Zil çalıyor. Düşünüyor, kim gelmiş olabilir, diye. Kimseyi beklemiyor yine. Beklediği tek biri var, o da biliyor ki gelmeyecek. O bir kere geldi, bir daha da gelmeyecek. Kapıya gidiyor. Bir kutu, büyük değil, içindeki de kim bilir ne kadar daha küçüktür. İmzalıyor, alıyor. Konuşmaları hatırlamaya çalışıyor. Bu ne olabilir, diye düşünüyor. Ona gelen bir paket değil, o yüzden çok düşünmesi gerekmiyor. Masanın üstüne bırakıyor. Gidip kanepeye oturuyor. Hava puslu. Hava soğuk. Herkes üşüyor.

Kanepede uyumak istiyor. Yastıkların arasında yok olmak istiyor. Bugün, dediği gün böyle. Bugün yağmur yağabilir. Herkes ıslanabilir. Biliyor, bugün zil bir daha çalmaz. Bugün salı, zil bir daha çalmaz. “Yarın” diyor, kendi kendine, “zil çalarsa…” Sadece bugünü atlatıp diğer güne atlamayı düşünüyor. Böyle bir “bugün” olabilir mi, diye düşünüyor. Zil bir daha çalmıyor. O gün de öyle geçiyor. Diğer günler gibi.

Zil çalıyor. Düşünüyor, kim gelmiş olabilir, diye. Kimseyi beklemiyor yine. Beklediği tek biri var, o da biliyor ki gelmeyecek. O bir kere geldi, bir daha da gelmeyecek. Kapıya gidiyor. Açıyor. Elektrik idaresinden gelmişler. “Saatleri okuyacağız” diyor adam. Cüce cadılar gibi, tüm zillere basmış adam.

Bir zaman önce elektrik faturalarını ödeyemediğinde, korkardı hep bu adamın gelmesinden. Şimdi ondan korkmuyor. O kadarını ödeyebiliyor. Yine de adam çıkınca binadan, ardından bakıyor. Gidip yemek masasının üstündeki ışığı açıyor. Harika, lamba yanıyor. Derin bir nefes alıyor. Gidip kanepeye oturuyor. Kanepeyi seviyor, ondan bir şikâyeti yok. Söyleniyor belki ama hep söylenir zaten. Kendi suçlu olan, yine de kendine acıyan herkes kadardır şikâyeti. Çarşamba, kanepede yastıkların arasında yok oluyor.

Perşembe sabaha karşı uyanıyor. Onu özlüyor. Bir daha gelmeyeceğini bilmesine rağmen. Doğruluyor kanepede. Ne yapabilirim, diye düşünüyor. Pencerenin ötesinde gün başlıyor. Bir listesi var, gücü yetmiyor. Bir süre onu suçluyor, sonra susuyor. Yapması gereken işler var, kalkıp işlerine başlıyor. Zil çalıyor. Düşünüyor, kim gelmiş olabilir, diye. Kimseyi beklemiyor yine. Beklediği tek biri var, o da biliyor ki gelmeyecek. O bir kere geldi, bir daha da gelmeyecek. Kapıya gidiyor. Açmadan derin bir nefes alıyor. O gelmiş olsun, diye diliyor. Hâlbuki onun içeride odada olduğunu biliyor, yine de diliyor. Kapıyı açıyor. Çöpleri almaya gelmiş, her sabah “Günaydın, ellerinize sağlık, kolay gelsin” dediği adam. Çöp kovasının üstündeki deri botları işaret ederek “Bunları da alacak mıyım?” diye soruyor. “Alın lütfen” diyor. O, odada şimdi, onun botları, ancak korkarım bir daha gelmeyecek, diyor.

Zil çalıyor. Düşünüyor, kim gelmiş olabilir, diye. Kimseyi beklemiyor yine. Beklediği tek biri var, o da biliyor ki gelmeyecek. O bir kere geldi, bir daha da gelmeyecek. Kapıya gidiyor. “Kim o?” diyor. Cevap gelmiyor. Bir daha, bir daha soruyor. Cevap gelmiyor. Kapıyı açmıyor. Gidip kanepeye oturuyor. Cuma günü o kanepede yitip gidiyor. Başka kimse zili çalmıyor o gün.

Zil çalıyor. Düşünüyor, kim gelmiş olabilir, diye. Evet, diyor su gelmiş olmalı, bugün cumartesi. Kapıyı açıyor. Ödüyor, iki çift laf konuşuyorlar. Birbirlerine iyi bir hafta diliyor, bunu gerçekten çok içtenlikle yapıyorlar. Cumartesi yitip gidiyor, o gelmiyor, zil bir daha çalmıyor.

Pazar akşamı zil çalmıyor. Çünkü onun anahtarı var. Mutfağa gidiyor. “Yalnız, aldığın ekmekleri ekmek torbasına koyarsan…” diyor.

Kanepeye yerleşiyor. Yastıkların arasında pazartesi gününe… Zil çalmıyor, o, gelmiyor. 

fotoğraf: Emre Özgüder

Emre Özgüder, gündelik hayat