Gürültülü bir yağmur var. Hava soğuk. Rüzgâr sert ve acımasız. Önünde oturduğu pencereden dışarıyı seyrediyor. Gece. Seyredilecek çok bir şey yok, şu aydınlık yağmur bulutunun arkasında ay, belli ki. Dışarısı karanlık, camda kendi yansımasına takılıyor sıkça. Dışarıyı değil, kendi içini seyrediyor. Eskimiş olan, belki biraz yorulmuş olan içini; dışarıdan kendisinin gördüğünden de, başkalarının gördüğünden de daha zorlanmış bir yer burası. Bunun kimseye bir yararı olmadığını biliyor. Bunu uzun süre seyretmenin bir faydası yok. Kendine üzülmenin bir yararı yok, biliyor. Aslında çok da üzücü bir durum da yok ortada, bunu da biliyor. Daha iyi olabilir diye umuyordu. Olmaması onu üzüyor, ancak bu bir son değil, onu da biliyor. Biraz daha dikkatli olabilir, olamıyor ancak. Sınırlar var, gerçek var; ummak yetmiyor, istemek hiçbir şey ifade etmiyor. Yavaş yavaş vazgeçiyor. Yavaş yavaş soğuyor içi. Hissizleşmeye başlıyor. Sabahları uyanıyor, geceleri yatıp uyuyor. Hayal kuruyor, bunu önemsiyor. Bunu kaybetmek büyük dert, biliyor. Zaman bir sorun olmaktan gittikçe uzaklaşıyor; zaman, yerçekimi gibi güce dönüşüyor. Her ikisini de çok dert etmiyor. Zor olan, bunu dert edenler. Kimse onu anlamıyor değil. Gayet iyi anlıyorlar onu. Anladıklarından memnun değiller sadece. Şimdilik buna bir çare üretebilmiş değil, çaresi var mı onu da bilmiyor. Olmasa iyi olur, diye düşünüyor; varsa ve bulamıyorsa bu onun için daha köklü bir sorun. Gözleri bazen kaçamak yapıp dışarı bahçeye dalıyor. Dışarısı soğuk. İçeride olduğuna seviniyor. Hiç sokakta kalmadığı için mutlu, bugüne kadar buna hiç mecbur kalmadığı için, bundan sonra da mecbur kalmayacağını umuyor. Bilmiyor ama.
Küçükken gittiği bir koy var, onu hatırlıyor. Hiçbir yerden görünmeyen küçük bir koy. Yol çok yukarıda kalıyor, inmesi zor, tehlikeli bir koy. Bu yüzden o koyda kimse olmuyor, hâlâ da kimse gitmiyordur, diye düşünüyor. Nasıl cesaret edip de o dikenlerin arasından, o yamaçtan aşağı indiğine hâlâ hayret ediyor. İndiğinde yaşadığı mutluluğu hatırlıyor, tek başına olmanın, istediği gibi bağırabilmenin eksiksiz tadını hatırlıyor. Hatırlıyor o günü, o koyu. Bir süre sonra ilk defa nasıl tekrar yola çıkacağını düşündüğü o ürkütücü anı hatırlıyor. Akşam, biraz geç de olsa eve vardığındaki o bütünlüğü hatırlıyor, kendini ne kadar tam ve bölünemez hissettiğini bugün gibi biliyor. Sorulduğunda, cevap verirken içinde hissettiği o sahte umursamazlığı, nasıl sıradan bir işmiş gibi “Biraz dolaştım işte” dediğini hatırlıyor. Sonra nasıl tekrar tekrar oraya gittiğini, her defasında daha da büyüdüğünü, ta ki artık yamaçtan inerken korkmayana kadar bunu nasıl ısrarla tekrar ettiğini hatırlıyor. Bunu nasıl kendine sakladığını, arkadaşlarına nasıl anlatmadan dayanabildiğini, nasıl sadece kendi kendiyle gurur duymakla yetindiğini, nasıl kimsenin onu takdir etmesine gerek duymadığını hatırlıyor. Bugün o kadar cesur değil, o kadar bütün değil.
Kendine haksızlık etmemeye karar veriyor. Bugün de zorladığı şartlar var. Hiç de korkak saymıyor kendini aslında, fakat bunları artık bilmeden yapıyor. Bugün de çok cesur bir karar verebilir, bunu biliyor, korktuğu için değil, istemediği için yapmadığını düşünüyor. Karanlıktan korkmuyor. Karanlıkta göremediklerinden korkmuyor, gördüklerinden, bildiklerinden daha çok korkuyor.
Yağmur duruyor. Rüzgâr da biraz hız kesmişe benziyor. Soğuk devam ediyor, gerçekten soğuk var. İçeride olmak iyi.
Çocukken gidemediği bir koy var, onu hatırlıyor. Kıyıdan yürürken oradan geçmek gerektiğinde, denize girip yüzerek atladığı bir koy. Killi bir zemini var, bataklık gibi. Daha da bataklık gibidir şimdi, diye düşünüyor. Kimsenin korkmadığı bir koy. Herkes yürüyerek geçebilir o koydan. Düz, engebesiz, sıradan, küçük bir koy. Orayı şimdi de ürpererek hatırlıyor. Bugün yürüyerek geçebilir. Ne koya ne de kendisine katkısı olacak gereksiz bir hareket olur bu. İnsanın sevmediği bir yeri fethetmesinin neye bir yararı olabilir ki? Sevdiğin, bir türlü fethedemediğin o kadar kale varken, aşamadığın o kadar duvar varken, bataklık gibi bir yerden geçmenin ne yararı olabilir?
Gözü tekrar cama takılıyor. Kendini görüyor, kendi içinden dışarıyı, dışarıda evin içini, hepsinin ardında da dışarıyı görüyor. Dallar sakin, rüzgâr durmuş. Çam ağaçlarını çok gururlu ve güçlü buluyor. Hep yeşiller, hiç üşümüyorlar, hiç kurumuyorlar, çok bütün ve kararlılar. Bu duruşlarını çok seviyor. Rüzgâr varsa ona ayak uyduruyorlar. Süslü değiller, baharda çiçek açmıyorlar. Çiçekler soluyor, bir kozalağı hayat boyu saklayabilirsin.
Çocukken tüm aile birlikte gittikleri bir koy var, onu hatırlıyor. Yoldan, hafif eğimli, geniş bir patikadan inilen bir koy. Herkes çok sever. Herkes gider, rahat bir yerdir. Kalabalıktır. Gitmek marifet değildir, iyi bir yer bulmak marifettir orada. Yamaçtan eğilen çam ağacının gölgesi mesela pek kıymetlidir o koyda. Sabah çok erken gitmek gerekir yerleşebilmek için. Yamacın başladığı yerde çalılar vardır, havlunu serip kurutabilirsin. Kumu güzeldir, az suyla güzel kaleler yapabilirsin. Ancak kalabalıktır, muhakkak biri gelir basar üstüne. Sabah saat kaçta gidersen git, illa senden önce gelen birileri vardır, hiçbir zaman tek başına kalamazsın. Akşamları gençler toplanır, gece bile birileri vardır. Sabahları kirlidir, orada burada çöpler vardır.
Bir de hiç bilmediği koylar vardır. Onları hayal ediyor camdan dışarı bakarken. Gözlerini kısıyor, o koyları görebilecekmiş gibi. Bugüne kadar bildiklerinden daha güzel olabilir mi o koylar, bilmediği koylar. Belki oralara sadece denizden gidilebiliyordur; bir teknesi yok, olmayacağını da biliyor. Bunlara kafa yormamak gerekiyor, diye geçiriyor aklından. Bununla uğraşmak yerine, istediği zaman, istediği yerde gidebileceği bir koy hayal etmek daha kolay geliyor ona. Anahtarı bir tek onda olan bir fener konduruyor hemen koyun en uç kısmına. Sonra bir bahar sabahı, boyalarla geliyor, bembeyaz boyuyor onu. Tepede, tam ışığın altında bir bölümü kırmızıya boyuyor, bir de kapısını. Geri çekilip bakıyor, kırmızı da güzel bir kırmızıymış, diye keyifleniyor. Kapısına yaklaşıyor, hâlâ boya kokuyor kapı. Açıyor. Zor açılıyor, boya daha kurumamış, yapışıyor. Kapıyı açık bırakıyor biraz kurusun diye. Merdivenlerden yukarı çıkıyor. İçerisi iyot kokuyor. En yukarı çıkıyor, balkon dediği yere. Önce denize bakıyor, sonra arkaya, karaya. Kafasını kaldırıp gökyüzüne bakıyor, ılık bir güneş var. Aklında bir melodi var, çok mutlu. Çok güzel bir koy burası. Burada kalabilir uzunca bir süre. Buraya kimse gelmez, yolu sapa olduğu için değil, gerçek olmadığı için. Çok kalabalık olsun istemiyor zaten. Sıkılırsa o gider gerçek bir yere. Camlar kirlenmiş, onları temizliyor. Camları temizledikçe kendine rastlıyor. Dışarıdan içeriyi göremiyor, kendini ve ötesini görüyor. Cebinden bir kozalak çıkarıp pencerenin önüne koyuyor, hafifçe seviyor onu. Koşarak merdivenlerden iniyor, bir ara tökezliyor, sonra toparlıyor, kırmızı kapıdan çıkıyor, kumları savurtarak var gücüyle koşuyor ve gözden kayboluyor.
