Babam para işinden çok anlamazdı. Maaşını aldığında, saman kâğıttan bir zarf içinde, aldığı gibi dokunmadan getirir anneme verirdi. Annem zarfın üzerindeki kutucukların içine yazılmış rakamlara göz ucuyla bakar, varsa yapılmış kesintilere söylenir, zarfı bu işler için kullandığı defterinin arasına koyardı. Annem, zor bir çocukluk geçirdiği, yokluğu fazlasıyla tattığı ve babasız büyüdüğü için tutumlu bir insandı. Tutumluluğu tamamen kendine has bir yapıdaydı, genel anlamda çok başarılı sayılmazdı aslında. Fakat kendisiyle birlikte anılmasını önemsediği özelliklerini başarıyla dikte etme ve bunları başkalarına kabul ettirme özelliğine sahipti, en önemli meziyeti buydu. Bu yüzden, ne babam ne de başkası –özellikle de çok tutumlu olmayan teyzem– bu özelliğini tartışırdı annemin. Tartışmaya kapalı bir konuydu.
Ailenin para işleri annemin kontrolündeydi. Belli oranda bir gerçek tarafı da vardı aslında onun para yönetiminde iddialı olmasının. Çocukken, annemin ve babamın o gün giymedikleri ceketlerinin, palto ve pardösülerinin ceplerini yokladığımda –genellikle çikolatalı bir şeyler almak için– babamın ceplerinden her zaman bir şeyler çıkardı. Annemin ceplerinde asla bir şey bulamazdım, 5 kuruş bile. Babamın özellikle ceket ceplerinden muhakkak bol miktarda kürdan ve iş görmeye yetecek kadar para çıkardı. Babam da benim gibi annemden harçlık alırdı. Belli giderlerini annem hesaplamış olurdu, ona yetecek kadar para verirdi. Hesapta olmayan bir ihtiyacı olduğunda, genellikle yeni bir ceket veya pantolon, o zaman bunun için anneme başvuruda bulunurdu. Hesapta olmayan bir ceket, tabii babam benim gibi ceketini yırttığı için değil, modayı sevdiği, her zaman şık olmaya çok özen gösterdiği, annem de onun her zaman şık olmasını çok önemsediği için gündeme gelirdi.
Annem de şık olmaya çok değer verirdi, bu konuda aile harcamalarında bonkör sayılabilirdi. Ancak talepte bulunan tarafın moda anlayışı ile anneminkinin tutması gerekliliği gibi bir önkoşul vardı. Ben mesela kahverengi bir pantolon üstüne giymek için turkuaz bir kazak istersem sorun yoktu, fakat siyah pantolon ve siyah kazak istersem ancak, sahip olduğum zevki de çok ezmek istemediğinden, önceden planlanmış başka bir giderimiz yüzünden bu talebimin o ay için en azından maalesef uygun olmadığı cevabını alırdım. Aslında annemle babamın aklındaki gibi bir çocuk olsaydım herhalde çok rahat ederdim her konuda. Bir kış, daha iyi bir pikap istediğimde, annem yarıyıl karnemde kırık olmazsa iyi bir pikap almaya söz verdi; fakat karnemde bir kırık vardı. Annem yine de benim bir pikap sahibi olmama, müzikle ilişkimin devamlılığına çok önem verdiği için, “Olur o kadar kusur” diyerek, hiç gözünü kırpmadan yeni ve iyi bir pikap aldı bana.
Annem de babam da her zaman spor, müzik, her tür kitap ve kırtasiye malzemesi konusunda bana çok cömert davrandı. Ortalama gelir düzeyinin üstünde ailelerin çocuklarıyla okudum ilkokulu. Kimi zaman onlardan görüp özendiğim şeyler olurdu, onları isterdim. Bazen isteğimin gerçekleşmesi bir hayli zaman alırdı. O zamanlarda bu konuda isteksiz olduklarını düşünerek kaygılanırdım. Çok yıllar sonra aslında bu isteklerime imkânlarımızın yetmediğini anladım.
Annem para konusunda hepimizden farklı olarak şöyle iyiydi: Her zaman muhakkak yedeğinde bir yerde bir parası olurdu. Birçok zor, beklenmedik durum böyle çözülürdü bizim ailede. Arabanın bir yerine bir şey olsa, bir yeri bozulsa, annem “Durun bakalım, böyle durumlar için bir şeyler ayırmıştım ben” derdi. Araba konusu doğrudan iyi bildiği bir konu olmadığı için bununla ilgili sadece yedek akçe tutardı, yoksa bizim evde her şeyin bir yedeği vardı annem yüzünden. Aslında annemin bu para politikaları sayesinde yurtdışına seyahatlere gittik. Orada cebimize harçlık koyar, “İstediğinizi alın bununla” derdi. Babam iyi suluboya yapar; onunla bir kırtasiyede çok iyi bir suluboya takımı gördük. Satıcı bize diğer seçenekleri ve bu gördüğümüzün farkını anlattı. Yanımızda yeterince para vardı, ancak akşam anneme danışmaya karar verdik. Annem de kendisine gösterilen bu saygıdan fazlasıyla gururu okşanmış olduğu her hâlinden belli bir tavırla, “Alın tabii” dedi. Babama “Bu senin en iyi yaptığın işlerden biri, sen her zaman en iyisine layıksın” dedi. Çok sevindik. Ama sonra, “Keşke aklınızı çalıştırsaydınız da gitmişken alsaydınız, şimdi yarın yine oraya gitmek için tren parası harcayacaksınız” demeyi ihmal etmedi.
İyi yönetirdi bizi. Onun her hafta sonu çıkıp bir yerde bir pasta, bir kahve için ayırdığı parası vardır. Bunu planlar ve gerekli parayı ayırır, çünkü onun için bu yapılması gereken bir iştir. Pazar günleri aile olarak bir yere gidilir ve bu iş yapılır. Çok çalışırdı, gündüz çalıştığı bir iş vardı zaten, geceleri de elinde bir şeyler diker ya da örer, ertesi gün işe giderken onları bir dükkâna konsinye olarak bırakır, satıldığında da parasını alırdı. Elinden çok iş gelirdi, çok beceriklidir. Aklında bir aile vardı, her zaman onu yaratmak için elinden geleni yaptı. Yazın babamın güneş kremi için bütçesi vardı. Annem bayılır böyle konulara, “Olacaksa en iyisi olsun” derdi. Babama çok yakıştırırdı iyi bir güneş kremini, meşhur ve iyi bir marka olmalıydı. Annemin aklındaki o ideal aile tablosunun bir ayrıntısı sayılırdı bu.
Böyle yetiştirildiğim için olsa gerek, ben anlamam para işinden. Her zaman yönetilmem gerekir. Benim hesaplarım hep olabilecek en iyi senaryolar üzerindendir, işlerin yolunda gitmemesi üzerine kurulmuş en ufak bir tasarrufum yoktur. Babam hayattayken, başım sıkışınca onu arardım. O hiçbir zaman bu ihtiyaç olan paranın neden gerekli olduğunu sormaz, önce para işini hallederdi. Annem, her zaman böyle bir durum için yedeği olmasına rağmen, önce bu açığın nereden kaynaklandığını sorar. İyi kötü bugünlere gelmemde onun çok katkısı var. Sakin bir insandır, sabırlı. Hiçbir işin gerektirdiğinden daha kısa sürede bitmesini arzu etmez. Onun için emek, harcandıkça büyür. Bir işe çok emek verilmesi önemlidir. Kestirme yollara başvurduğunu hiç görmedim.
Babam ölünce suluboyalardan biri bana, diğeri de kızıma kaldı. Leylâ için ayrı bir paket yapmış zaten, ölmeden kısa süre önce kendi gönderdi. Üstelik ortada böyle bir ihtimal yoktu, yani herkesinki kadar bir olasılıktı hayatını kaybetmesi. Bazen hayatı anlamak için dönüp bu anılara bakıyorum. Yurtdışı seyahatinde beraber aldığımız suluboyayı da o yüzden çıkarttım geçenlerde tekrar. Elime aldım, onun fırçasının hareketlerini hatırlamaya çalıştım. Çok seyrederdim onu, suluboya yaparken. Aklında hep bir şarkı olurdu, duymazdım, ancak o, aklındaki şarkının ritmini tutardı parmaklarıyla masanın kenarında. Temposundan anladığım ve hatırladığım kadarıyla neşeli şarkılardı sanıyorum. Yüzü aydınlık olurdu. Mutluluğu tarif etmem gerekse o anlardan birini anlatırdım herhalde. Öğretirdi de bana. “Bak” derdi, “acele ettim, kurumadan sürdüm, gördün mü nasıl dağıldı. Hiçbir zaman acele etme, telaşlı olma”. Hep telaşlıydı aslında, ben de öyleyimdir. Ama bu defa dikkat ederek bir resim yaptım, kurumasını bekleyerek. Bu kayalığın nerede olduğunu hatırlamıyorum. Belki bu kadar sarp da değildi, belki çocukken gözüme öyle geldi, aklıma öyle işlendi. Korkutucu değildi, huzurluydu, neredeyse tüm çocukluk anıları gibi. Bu o kayalık mı bilmiyorum, bir keresinde babama söylediğimde, sahildeydik, yerden irice bir taş aldı ve bana “Bundan ne farkı var ki?” dedi, “Daha büyük, o kadar”. Bu elimdeki taş da o kadar büyüktü bir zamanlar.